Anasayfa

HUKUK VE TOPLUM

Adalet toplumun temelidir. Adalete erişim, ancak hukuk yoluyla olur. Peki, adalet nedir, hukuk nedir, aralarında nasıl bir ilişki vardır, adalete erişim ne demektir? Bunları bilmeyen bir toplumda huzur ve barış aramak boşunadır.

İnsan yaşamında gerçek yol gösterici bilim ve akıldır. Bilimden uzaklaşmış, aklını kullanma, sorma, sorgulama, öğrenme, anlama, kavrama yetisini yitirmiş ve inançların tutsağı olmuş bireyler, ya birilerinin kölesi olurlar ya da yabancıların boyunduruğu altına girerek kimliklerini, kişiliklerini ve özgürlüklerini yitirirler.

Akıl ve bilim yaratıcıdır, düzenleyicidir. Bilgiden yoksun olan, çağın ve uygarlığın gerisinde kalmış toplumlar teknoloji yaratamazlar. Adaletli bir toplum düzeni kuramazlar. Böyle bir ülkenin halkları, kendilerine benzeyen yetersiz, birikimsiz, ilkesiz insanları seçim yoluyla ülkenin başına getirmişlerse, seçtikleri yöneticilerin tutsağı olurlar. Bu tür yöneticiler genellikle adil olmayan kanunlar yaparak yetkilerini kötüye kullanırlar, çıkarcıdırlar, kendilerini ve yandaşlarını koruyup kollarlar. Çıkardıkları kanunların çoğu hukuka ve adalete aykırıdır.

Hukuk, doğal, tarihsel ve toplumsal süreçlerin bir ürünüdür. Bu süreçleri gözardı eden otoriter toplum düzenlerinde yönetimin çıkardığı yasalar çoğu kez hukuka aykırıdır.

Hukukun üstünlüğü, hukukun kendisi tarafından yaratılan, keyfi güç kullanımı tehlikesine karşı engelleyici bir erdemdir.

Doğal, tarihsel ve toplumsal kurallara uygun olmayan yönetim biçimleri, hukuka, adalete ve insan haklarına aykırıdır.

Doğal hukuk, insanların birlikte yaşamaya başlamasıyla birlikte, henüz yönetimler ve yönetenler ortada yokken, yasalar çıkarılmadan önce, yaşam koşullarına uygun biçimde zamanla ve yaşanan olayların etkisiyle oluşturulmuş ortak kurallar bütünüdür. Toplu halde yaşamak ve birbirlerinden yararlanmak için bir araya gelen insanlar, aralarında bir takım kurallar, davranış biçimleri, alışkanlıklar oluştururlar; bunları uyulması zorunlu gelenek ve görenekler haline getirirler. Böyle bir oluşuma toplum sözleşmesi denilmektedir.

Toplum sözleşmesi, bir kesimin diğerine tahakkümü olmayıp, tüm bireylerin eşit olarak haklarını kullanmaları ve hakların eşit olarak kullanılmasıdır. Böyle bir toplumda kişilerin ortak paydası egemenliktir.

Egemenlik, tüm bireylerin ortak ve özgür iradelerinin ürünüdür. Bu nedenle, egemenlik hakları bir kişinin buyruğuna veya bir gruba devredilemez.

Egemenlik halk oyunun, azınlığın haklarını da koruyucu biçimde halk tarafından kullanılmasıdır. Başkasına geçirilemez.

 

DUYURU

                                   TRAFİK KAZALARINDA TAZMİNAT VE SİGORTA

                                            HUKUK VE CEZA SORUMLULUĞU

                                  Kitabımız Mayıs ortalarında satışa sunulacaktır

 

TRAFİK KAZALARINDA GÖREVLİ MAHKEME

                                    TRAFİK KAZALARINDA GÖREVLİ MAHKEME
                                                          ASLİYE HUKUK MAHKEMESİDİR

                                                                                                                                     ÇELİK AHMET ÇELİK

1- Trafik kazaları ticari bir olay değildir.
               a) Bilindiği gibi, olağan trafik kazalarında sorumlular, (ayrık durumlar dışında) genel olarak işleten, sürücü ve sigortacıdır. (2918 sayılı KTK m.85,91 vd.) Zarar görenler, ortaklaşa ve zincirleme sorumluluk kurallarına göre, aynı davada bunların hepsini dava edebilecekleri gibi, yalnız birini de dava edebilirler. (6098/TBK.61 ve 163 vd.; 818/BK.50-51 ve 142 vd.)

b) Trafik kazası ölümle veya bedensel zararla sonuçlanmış ise, davalı ister işleten veya sürücü olsun, ister tek başına sigorta şirketi dava edilsin, her zaman ve her durumda görevli mahkeme “asliye hukuk mahkemesi”dir. Çünkü, ölüm sonucu destekten yoksun kalma veya bedensel zararlar nedeniyle tazminat davalarının yasal dayanağı, Ticaret Kanunu değil, Borçlar Kanunu hükümleridir. (6098/TBK.53,54,55; 818/BK.45,46 )

c) Kazaya karışan araçlar “ticari araç” olsa dahi, eğer ölüm veya bedensel zararlar nedeniyle tazminat istenmişse, bu bir “ticari dava” değil, bir “hukuk davası”dır. Davalılar arasında işleten ve sürücü yer almayıp, yalnızca sigorta şirketinin dava edilmesi durumunda dahi, tazminat isteğinin yasal dayanağı Borçlar Kanunu hükümleri olduğundan ve zarar görenler ile sigorta şirketi arasında “ticari ilişki” bulunmadığından görevli mahkeme “asliye hukuk mahkemesi”dir.

2- İki ticari araç çarpışmış olsa dahi, bu bir “ticari olay” değildir.
                 a) Sigorta şirketleri vekillerinin, davaları uzatmaktan başka hiç bir sonuç vermeyen gereksiz görev itirazları yüzünden, (iki ticari araç çarpışmış olsa dahi) ticari bir olay olmayan trafik kazaları ile ilgili tazminat davaları, Yargıtay'ın yanlış ve yanılgıyla verdiği kararlar yüzünden, asliye hukuk mahkemelerince görevsizlik kararı verilip, dosyalar ticaret mahkemelerine gönderilmektedir.

b) Sigorta şirketlerinin bu gereksiz itirazları ve Yargıtay Özel Dairesinin yanılgısı yüzünden, aynı olay için iki ayrı mahkemenin görevli sayılması gibi garip bir durum ortaya çıkmakta; işleten, araç sahibi, sürücü gibi sorumlular için "asliye hukuk mahkemeleri" görevli olurken, sigorta şirketleri için "ticaret mahkemeleri" görevli sayılmaktadır. Eğer davalılar arasında sigorta şirketi yoksa, yalnızca işleten ve sürücü dava edilmişse görevli mahkemenin asliye hukuk mahkemesi olması ne anlama geliyor, durup düşünülmelidir.


Devamını oku...

 

TRAFİK KAZALARINDA KUSUR İNCELEMESİ

                           TRAFİK KAZALARINDAN KAYNAKLANAN
                                      TAZMİNAT DAVALARINDA KUSUR İNCELEMESİ
                                                                                                                                 ÇELİK AHMET ÇELİK

I- KUSUR

1- Tazminat ölçüsü olarak kusur
           Kusur, öğretide, hukuk düzeninin kınadığı, hoşgörmediği, hukuka aykırı davranış biçimi olarak tanımlanmaktadır. Konumuz yönünden kusuru "Sorumluluk Hukukunun temel ilkelerine, toplumun değer yargılarına ve yürürlükteki yasaların emredici hükümlerine aykırı eylem ve davranışlar" olarak da tanımlayabiliriz.

Tazminat hesaplarında “kusur” temel ölçülerden biridir. Kusursuz sorumluluklarda dahi, bazı ayrık durumlar dışında, kusur (sorumluluk) ölçüsü belirlenmek gerekmektedir.

Kusur incelemesi yapılırken, eylemin yasa, tüzük ve yönetmeliklerle belirlenen kurallara aykırılığını saptamak yeterli olmayıp, ayrıca hangi eylem ve davranışın zararı doğurduğu üzerinde durulmalıdır. Bir eylem ve davranış, kurallara aykırı olmakla birlikte, zarar bu eylemin sonucu değilse, eylem ile zarar arasında "nedensellik bağı" kurulamıyorsa, kurallara aykırı davranan kişi, zarardan sorumlu tutulamaz.

Örneğin, alkollü araç kullanmak kurallara aykırı ve yasaktır. Ancak kazanın nedeni alkol değilse, o kişi zararlı sonuçtan sorumlu tutulamaz. Bunun gibi, sürücü belgesi olmayan bir kimse kazaya karışmış olup da, kazanın nedeni, bir başka sürücünün tam kusurlu eylemi ise, ehliyetsiz sürücü zararlı sonucun sorumlusu olmaz.

Bir başka örnek: Trafik kurallarına göre, yan yoldan çıkan araç, ana yoldan geçene öncelik tanımalıdır. Ancak ana yoldan gelen çok hızlı araç, yan yoldan çıkan araca çarpıp içindekileri öldürmüşse, burada kazanın asıl sorumlusu hızlı araç kullanan olacaktır. Çünkü yan yoldan çıkanların, ana yoldan son hızla gelen aracı algılamaları olanaksızdır. Öte yandan sürücü hız kurallarına uysaydı, maddi hasar ve yaralanma ile geçiştirilecek kaza, ölümle sonuçlanmayacaktı.
             Trafik kazalarında kusur değerlendirmesi için görevlendirilen bilirkişilerin çoğu, yalnızca trafik kurallarına uyulup uyulmadığı yönünden değerlendirme yapmakta, eylem ile zararlı sonuç arasındaki nedensellik bağını, zararın hangi eylem ve davranıştan doğduğunu dikkate almamaktadırlar.

Trafik kazalarında “kusur”ögesi temel ölçüdür ve bu genellikle sürücü veya yardımcı kişilerin kusurudur. 2918 sayılı KTK’nun 85/Son maddesine göre “İşleten, sürücünün veya yardımcı kişilerin kusurundan kendi kusuru gibi sorumlu” olduğundan ve bu sorumluluk Yasa’nın 91 ve devamı maddelerine göre belli bir sınıra kadar sigortacı tarafından üstlenilmiş bulunduğundan, tümü için sorumluluğun ölçüsü “kusur oranı”dır.
              Motorlu araç işletenler ve taşımacılar teknik arıza nedeniyle de sorumludurlar. Her ne kadar motorlu araç işletenlerin sorumluluğuna "tehlike sorumluluğu" denilmekte ve bu tür sorumluluklar "kusursuz sorumluluk" olarak nitelenmekte ise de, tazminat hesaplarında söz konusu değer ölçüsü "kusur oranı" dır.


Devamını oku...

 

SİGORTACILIKTA TAHKİM

Genel

                                           SİGORTA TAHKİM KOMİSYONU

                                                                                                                           ÇELİK AHMET ÇELİK
            I- GENEL OLARAK TAHKİM
              Tahkimin hukuk sözlüğündeki anlamı, bir anlaşmazlığın ve uyuşmazlığın çözümü için, mahkeme yerine, hakeme başvurulmasıdır. Tahkim,yalnızca çekişmeli yargıya giren uyuşmazlıklarda olanaklıdır. İdari yargıda, ceza yargısında, çekişmesiz yargıda (HMK.m.382 vd.) tahkim söz konusu olmaz.

1- Tahkimin türleri
Tahkim (hakeme başvurma), isteğe bağlı ve zorunlu olmak üzere iki türlüdür.

a) Zorunlu tahkimde,hangi durumlarda hakeme başvurulacağı özel yasalarla belirlenir. Zorunlu tahkime bağlı iş ve anlaşmazlıklarda, taraflar, mahkemelerde dava açamazlar; özel yasada belirtilen hakemlere başvurmak zorundadırlar.
Zorunlu tahkim yollarından bizi ilgilendiren ikisini belirtmekle yetineceğiz. Bunlardan biri 2822 sayılı yasada yer alan toplu iş uyuşmazlıkları, öteki Tüketicinin Korunması Hakkında Kanunun ilgili maddeleridir,

Devamını oku...

 

DANIŞTAY VE YARGITAY KANUNU HAKKINDA

YASA ÇIKTI VE ÜYELER YENİDEN BELİRLENDİ

Danıştay’ı bilmiyoruz ama, Yargıtay’da yenilenen üyelerin listesine baktığımızda bir çok değerli ve yakından tanıdığımız yargıçlarımızın yerlerinde kaldıklarını görüp sevindik.
         Bu bir arındırmadır. Bununla, daha önce yapılan hatalı düzenlemelerden dönülmüş; sakıncalı durumlar “bir ölçüde” giderilmiş oldu.

Ama bizim önceki yazımızdaki kaygılarımız devam ediyor. İlgi alanımız politika değildir. Salt hukukla ve yargı düzeniyle ilgileniyoruz. Bu bağlamda:

1) Danıştay ve Yargıtay üyeliklerinin (12) yıl ile sınırlandırılmasını doğru bulmuyoruz. Önceki yazımızda da belirttiğimiz gibi, bir yargıç kolay yetişmiyor. Hukuk sonu gelmez ve sürekli bir öğrenmeyi, yılların deneyim ve birikimini gerektiriyor. Geçmişte çok değerli bir Yargıtay Üyesi olan Demir Dai, “Tam hukuku öğrenmeye başlamıştım, yaş haddinden emekli ettiler” demişti. Onun bu sözü çok önemli ve çok anlamlıdır.

2) Yargıçların (sıradan devlet memurları gibi) yaş haddinden emekliliği bugüne kadar hukuk için, yargı için büyük kayıplara neden olmuştur. Bilindiği gibi, kırk yaşından sonra kişilerin gerçek yaşları, doğum tarihlerine ((yıllanmalarına) göre değil, sağlık ve dinçlik durumlarına (biyolojik yaşa) göre belirlenir. O nedenle, bugüne kadar yargıçlar için yaş haddi (emeklilik yaşı) sınırlaması çoktan kaldırılmalıydı. Nice değerli yargıcımız altmışbeş yaşını doldurmalarına karşın son derece dinç, sağlıklı olarak görev yapabilecekler ve hukukumuza çok değerli katkılarda bulunabilecekler iken, ülkemiz ve hukukumuz bu olanaktan yoksun bırakılmıştır.

3) Yargıtay ve Danıştay içtihat üretme yerleridir. Bunun için bilgi birikimi ve yılların deneyimi gerekir. Yaş sınırı kaldırılmalıdır. Hiç olmazsa, şimdilik, üyeler yaş haddine kadar görevlerini sürdürmelidirler.

 4) Bizim yıllardır beklentimiz ve özlemimiz, bilgi birikimleri ile ün salmış (hatta yargıçlığın yanı sıra akademik çalışmalar yapmış, kitaplar ve makaleler yayınlamış) yargıçlarımızın Yargıtay’a ve Danıştay’a üye yapılması ve yaş sınırının kaldırılması idi.
               5) Yargının bağımsızlığı, yargıçların özgürlüğü için, kendi aralarında seçimle göreve gelen ayrı ayrı Yargıçlar Kurulu ve Savcılar Kurulu oluşturulmalıdır.

Şimdilik söyleyeceklerimiz bu kadar.

 

TRAFİK VE TAŞIMA YASALARINDA 6704 SAYILI YASA İLE YAPILAN DEĞİŞİKLİKLER HAKKINDA

 ÖZET:

          1)  Sigorta şirketlerinin yüksek miktarda tazminat ödedikleri ve zarar ettikleri yakınmalarına çözüm arayışı içinde, Hazine Müsteşarlığı tarafından 01.06.2015 tarihinde yürürlüğe konulan Trafik Sigortası Genel Şartları’nın (Anayasa’ya, temel yasalara, insan hakları sözleşmelerine ve sorumluluk hukukunun evrensel ilkelerine aykırı olması nedeniyle) Danıştay’da iptal davaları açılması üzerine, bu kez 6704 sayılı Torba Yasa’nın 3-6 maddeleriyle  2918 sayılı Karayolları Trafik Kanunu’nun ve 17’inci maddesiyle 4925 sayılı Karayolu Taşıma Kanunu’nun bazı maddeleri değiştirilerek veya kaldırılarak,  Anayasa’nın 10-13-19-36-90-138.maddelerine, İnsan Hakları Sözleşmelerine, Sorumluluk Hukukunun (evrensel) temel ilkelerine, 6098 sayılı Türk Borçlar Kanunu’nun sorumluluklara ilişkin hükümlerine, özellikle 20-53-54-55 maddelerine, 6102 sayılı Türk Ticaret Kanunu’nun  1451.maddesi ile 914.maddesine aykırı düzenlemeler yapılmış; ayrıca, 2918 sayılı  Karayolları Trafik Kanunu’nun 95.maddesi ile 4925 sayılı Karayolu Taşıma Kanunu’nun 6 ve 7.maddeleri gözden kaçırılarak değişen yasaların kendi içlerinde çelişen durumlar  yaratılmıştır.

2)  Ülkemizde akılalmaz biçimlerde ve çok sayıda  trafik kazaları yüzünden, sigorta şirketlerinin tazminat ödemelerinin, onların mali güçlerini aşacak noktaya geldiği doğru olabilir. Ancak bunu önlemenin yolu, trafik kazalarından zarar görenlerin haklarını kısıtlamak ve hiçbir hukuk sisteminde görülmeyen biçimde yasalarda değişiklik yapmak değildir; böyle bir çözüm açıkça yasalara, Anayasa’ya, İnsan Hakları Sözleşmelerine aykırıdır.   

3) Kazaları azaltma yönünde girişimlerde bulunmak, akılcı çözümler üretmek, önlemler alınmasını istemek yerine, insan haklarına ve kutsal yaşama hakkına aykırı bir biçimde yasalarda değişiklik yapılarak tazminat haklarının kısıtlanmak istenmesi hiç doğru olmamıştır. Bu bir “insan hakları” sorunudur. Bu bir hukuk ve vicdan sorunudur. Yasalarda değişiklik yapanlar, hukukça korunması gereken en yüce hakkın “yaşama hakkı” olduğunun ayırdına ve bilincine varamamışlardır.

    DEĞİŞİKLİKLERİN HANGİ YASALARA AYKIRI OLDUĞU

1) 2918 sayılı KTK’nun değiştirilen 90.maddesinde “Tazminatlar, genel şartlarda öngörülen usul ve esaslara tabidir” denilerek, genel işlem şartı (tek yanlı sözleşme) niteliğindeki sigorta genel şartlarına “yasaların üstünde” bir güç tanınmış olup, hiçbir hukuk sisteminde olmayan, hukuk ve adalet ilkelerine aykırı bu düzenleme:

Devamını oku...

 

YARGI'DA BİLİRKİŞİLİK

 

                            YARGI'DA BİLİRKİŞİLİK VE BİLİRKİŞİLİK YASA TASLAĞI
                                                               HAKKINDA GÖRÜŞLER                                               

I- KONUYA GENEL BAKIŞ
                 Yargıda “bilirkişilik” konusunda yıllardan beri sorunlar yaşanmakta ve çözümler aranmakta ise de, süregelen tartışmalarda hep yüzeyde kalınmış, işin özüne inilmemiştir. Bu konuda düzenleme yapmaya kalkışanlar, hiç bir zaman uygulamada neler olup bittiğini, ne gibi sıkıntılar yaşandığını, sorunların neler olduğunu yeterince araştırmamışlar; bu yüzden çözüm önerileri, anlaşılmaz bir mantıkla hep kurulu düzeni bozma ve sorunları artırma biçiminde gelişmiştir. Özellikle usulhukukçuları, ülkemiz yargısının işleyişini ve ülke gerçeklerini saptamak yerine, yabancı ülkelerin yargılama yasalarını kopyalama yolunu seçmişler; onu dahi doğru dürüst yapamayıp hep bir yerlerini eksik bırakmışlardır.

Sorunun çözümü ve olması gerekeni belirlemek için, önce şu konuların tartışılması gerekmektedir:
1) Yargıç, hangi konularda bilirkişiye başvurmalı, kimleri, niçin ve nasıl “bilirkişi” olarak atamalıdır?
2) Bilirkişilerin yalnızca bir meslek dalından olmaları yeterli midir, yoksa belli bir konuda “uzmanlaşmış” olmaları mı aranmalıdır; kimler uzman sayılmalı ve uzmanlığın ölçütü (kriteri) ne olmalıdır ?
3) Yargıçların bilirkişi seçiminde büsbütün özgür olmaları, diledikleri kişiyi bilirkişi olarak atamaları gerekli değil midir? 6100 sayılı HMK.268.maddesine ve önerilen yasa taslağına göre, her yıl için önceden hazırlanmış “bilirkişi listeleri”nden atama yapmak zorunda bırakılmaları doğru mudur?
4) Bilirkişilik, bağımsız bir meslek olmadığına göre, Adalet Bakanlığı'nın hazırladığı Bilirkişi Kanun Taslağı'nda önerildiği gibi, başvuran kişilere "bilirkişilik eğitimi" verilmesi ve bu kişilerin sınavdan geçirilmesinden sonra, (tıpkı Bakanlığa personel alır gibi) bu kişilerin bilirkişi listelerine alınması doğru bir uygulama mıdır ? Böyle, eğitim verilmiş ve sınavdan geçirilmiş kişiler "uzman" mı sayılacaktır ?
5) Gerek 6100 sayılı HMK'daki, gerek Bilirkişilik Kanun Tasarısı'nda yer alan hükümler, Anayasa’nın 138.maddesine aykırı değil midir ?

Devamını oku...

 
Arabul
Özel Arama
Kimler Sitede
Şu anda 686 konuk çevrimiçi