Araştırma Yazıları
TAZMİNAT HESAPLARI VE İNSANIN DEĞERİ (YAŞLILAR, ÇOCUKLAR VE İŞSİZLER İÇİN DE, YAŞ SINIRI KONULMAKSIZIN, MADDİ TAZMİNAT HESAPLANMALIDIR)
TAZMİNAT HESAPLARI VE İNSANIN DEĞERİ (YAŞLILAR, ÇOCUKLAR VE İŞSİZLER İÇİN DE, YAŞ SINIRI KONULMAKSIZIN, MADDİ TAZMİNAT HESAPLANMALIDIR)
ÇELİK AHMET ÇELİK
ÖZET:
Uzun yıllar boyunca can zararları (ölüm ve yaralanmalar), kişinin bir “makine insan” olarak çalışıp kazanç elde ediyor olmasına göre “malvarlığı ve kazanç eksilmesi” olarak değerlendirilmiştir .
Biz bu yazıda, can zararlarının “insanın değeri” kavramı anlayışıyla ele alınmasını; kişiler çalışmasalar ve kazanç elde etmeseler bile, hangi yaşta olurlarsa olsunlar, en az asgari ücretler üzerinden bir tazminat hesabı yapılmasını savunacağız. Bunun için diyoruz ki, “Ölüm veya yaralanma nedeniyle açılan davalarda yaşlılar, çocuklar ve işsizler için de, yaş sınırı konulmaksızın, maddi tazminat hesaplanmalıdır.
Ayrıca, manevi tazminat konusunda, yargı kararları arasındaki derin uçurumu giderme amacıyla, bir “manevi tazminat ölçüsü” öneriyoruz.
KONUYA GİRİŞ
Haksız eylemden zarar gören, ölen veya yaralanan kişiler için maddi tazminat hesapları, yıllardan beri “çalışma yaşı” ya da “işgörebilirlik çağı” kavramı altında yaş sınırları konularak yapılmaktadır. Bu sınır, kural olarak 18-60 yaş arasıdır. Bir çocuğun en erken 18 yaşında çalışıp kazanç elde etmeye başlayacağı, yaşlanmış kişinin de 60 yaşından sonra çalışamayacağı ve kazanç elde edemeyeceği varsayımına göre maddi tazminat hesapları yapılmaktadır.
Öte yandan her kişinin kazanç durumlarına göre tazminat tutarları farklı olmaktadır. Çünkü, ölüm veya bedensel zarar bir “can kaybı” ya da “bedensel eksilme” olarak değil, “malvarlığında azalma, kazanç eksilmesi” olarak değerlendirilmektedir. Bu yüzden, kişinin kazancı çoksa tazminat yüksek çıkacak, kazancı azsa tazminat düşük olacaktır.
Gerek yaş sınırı ve gerekse kazanç durumuna göre maddi tazminat hesabı, insanı “makine” olarak gören bir anlayışın ürünü olup, insanlık henüz tüccar hukukunu aşamamıştır. Oysa, geçen yüzyılın başında insancıllık (hümanizm) kavramı yeniden tanımlanmış, geçmiş yüzyılların duygusal ve soyut “insan sevgisi” anlayışının yerini “insanın değeri” almıştır. Bu değeri en başta koruyacak olan hukuktur, hukukçulardır. İnsan haklarından söz ederken kavramların içine girmek, onları soyuttan somuta indirgemek gerekir. Yoksa boş sözlerle oyalanılmış, eyleme geçilmemiş olunur.
Biz, bu yazımızda maddi tazminat hesaplarının “makine insan” anlayışına göre (yaşa ve kazanca göre) değil, “can zararı” olarak değerlendirilmesi gerektiğini savunacağız. Bize göre insan, bedensel ve düşünsel varlığıyla her yaşta üretkendir; önce kendine ve daha sonra yakınlarına destektir, yardımcıdır. Emeklilik çağındaki yaşlı bir kimse, kazanç elde ediyor olmasa bile bedeniyle, aklıyla, deneyimleri ve birikimleriyle çevresine yarar sağlar. Kendi evinin hizmetlerini yapan bir ev kadını, bu tür işleri yaşamının sonuna kadar yaparak hem kendine ve hem de yakınlarına destek olur. Yeni Medeni Yasa ile kadın-erkek ayrımı ortadan kalktığına göre, yaşlı bir erkek de ev işlerine katılarak, çarşı pazar alışverişini yaparak, elektrik, su, gaz, telefon faturalarını ilgili yerlere ödemeye giderek, arabası varsa ailenin şoförlüğünü yaparak, eşi hastalandığında ona hizmet ederek, torunlarına bakarak her an her zaman yakınlarına destek sağlayabilir.
Bir çocuk da, okula gitmenin yanı sıra, evin türlü işlerinde annesine ve babasına bedensel destek olabilir. Böyle bir değerlendirme için 18 yaşını beklemeye gerek yoktur. Öte yandan, haksız eylem veya kaza sonucu sakat kalan bir çocuk, okuluna giderken ve günlük gereksinimlerini karşılarken sakatlığı oranında zorlanacağından ve yaşıtlarına göre daha fazla güç (efor) sarf edeceğinden, 18 yaşından önceki dönem için de (asgari ücret üzerinden) maddi tazminat hesaplanmalıdır.
İşsiz bir insan için de benzer şeyler söylenebilir. O kişi çalışmıyor ve kazanç elde etmiyor olsa bile, her an bir iş bulup çalışabileceği, çalışmasa bile bedeniyle, varlığıyla kendine ve çevresine maddi yarar sağlayabileceği düşünülmeli, kabul edilmelidir.
Maddi tazminata ilişkin bu görüşlerimizin yanı sıra, “insanın değeri, can bedeli” anlayışı çerçevesinde manevi tazminatın da belli bir ölçüye, ortak bir değerlendirmeye bağlanması gerektiğini savunuyoruz. Artık her mahkemeye, her yargıca göre rasgele manevi tazminat hükmedilmesine bir son verilmelidir. Ortak değer ölçülerini bulmak zor değildir. Belli bir yöntemle “maddi tazminat benzeri” bir hesap sonucu çıkarılır; taban ve tavan sınırlar konur; buna önce kusur, sakatlık, destek payı gibi unsurlar uygulanır; daha sonra gerekiyorsa yargıç takdir hakkını kullanır. Bu bir öneridir. Üzerinde durulup düşünülmelidir.
Bu özet açıklamalardan sonra, aşağıda ayrıntılara girilecek ve öneri niteliğinde bir sonuca varılacaktır.
I- ÇALIŞMA YAŞI (İŞGÖREBİLİRLİK ÇAĞI)
1- Genel kural ve ayrık durumlar
Ölüm ve bedensel zarar nedeniyle tazminat hesaplarında, Yargıtay’ın yıllardan beri benimsediği genel kural, çalışma yaşının erkekler için 18-60 yaş arası ve kadınlar için önceleri 18-55 (yasa değişikliğinden sonra 18-58) yaş arası olacağı, Yeni Medeni Yasa’nın yürürlüğe girmesinden sonra eşitlik ilkesi gereği kadın-erkek ayrımı yapılmaksızın çalışma yaşının 18-60 yaş arası olacağı; bu genel kuralın ayrıklarının da dikkate alınması gerekeceği kabul edilmiştir. İleri yaşlarda olmalarına karşın, haksız eylemden zarar gördükleri sırada çalışıp kazanç elde etmekte olan kişilerin, kalan ömür sürelerine göre bir oranlama yapılarak ya da “aktivite” tablolarından yararlanılarak daha bir süre çalışacakları varsayımına göre tazminat hesabı yapılabilmesi olanağına da yer verilmiştir. [1]
2- Yargıtay Kararları
İşgörebilirlik çağının üst sınırı ile bu sınırın aşılabileceğine ilişkin Yargıtay kararlarından seçtiğimiz örnekler şöyledir :
İşgörebilirlik çağı, kural olarak 60 yaşına kadar sürer. Bu kuralın ayrıkları da olur. Kabul için dayanaklar saptanmalı, nedenler gösterilmelidir.
HGK. 24.03.1976, E.1974/9-660 K.1157 (YKD.1977/5-607)
İşgörebilirlik çağı kural olarak 60 yaşına kadar sürer. İşgörebilirlik çağının 60 yaş esasını aşması ya da onun altında kalması bu kuralın ayrığı olup kabulü halinde dayanaklar saptanmalı, nedenleri hüküm yerinde gösterilmelidir.
10.HD.04.03.1975, 806-1224 (YKD. 1976/9-1314)
İşgörebilirlik çağı kural olarak 60 yaşına kadar sürer. İşgörebilirlik çağının daha az ya da daha çok kabulü için işçinin kişiliğine ve çalıştığı işyeri ile işe ait özel durumların varlığı şarttır.[2]
10. HD.17.04.1975, 2673-2229
Çalışma yaşı genelde 60 yaştır. İstisnai durumların ispatı gerekir.[3]
4.HD.05.10.1987, 8052-7145
İşçinin net geliri tespit edilerek 60 yaşına kadar aktif dönemde, 60 yaşından sonra da pasif dönemde elde edeceği kazançların hesaplanacağı Yargıtay’ın oturmuş ve yerleşmiş görüşlerindendir.[4]
21.HD. 28.03.1995, 905-1093
60 yaşına kadar aktif dönemde, 60 yaşından sonra da bakiye ömür süresi sonuna kadar pasif dönemde elde edilecek kazançların hesaplanacağı Yargıtay’ın oturmuş ve yerleşmiş görüşlerindendir.[5]
21.HD.01.05.1995, 2294-2064
Destekten yoksunluk tazminatında “çalışabilme ve kazanç sağlayabilme olanağı” esas alınmalıdır. Memleketin ekonomik durumu, çalışma koşulları, yapılan işin niteliği ve özellikleri, ölenin yaşı, bedeni ve fiziki yetenekleri tespit edilip, bu yönler gözönünde bulundurulmak suretiyle daha ne kadar süre “eylemli” olarak çalışabileceği hususu bilirkişiye tespit ettirilmeli ve hasıl olacak sonuç uyarınca bir karar verilmelidir.[6]
4.HD.12.03.1981, 1960-3054
Davacıların ölen desteğinin çalıştığı işin özellikleri, ölenin fiziki ve beden yapısı araştırılmak suretiyle ve mahalli koşullar gözönüne alınarak, ölenin muhtemel yaşam süresi içinde “daha kaç yıl çalışıp kazanç sağlayabileceği” ve davacılara yardımda bulunacağı hususları saptanıp, buna göre zararın belirlenmesi gerekir.[7]
4.HD.25.09.1979, 4602-10323
3- Daha ileri görüşler
Yargıtay’ın yukardaki kararlarını aşan ve daha ileri bir anlayışın ipuçlarını veren şu kararlar yaşam boyu zarar hesabının benimsenmesine yol açacak niteliktedir :
4.HD.04.10.1999 gün 5996-7895 sayılı kararında, 1996 yılında trafik kazası geçirerek (71) yaşında ölen 1341 (1925) doğumlu desteğin ölüm tarihindeki işi, kazancı, emekli olup olmadığı, gelir getiren bir işde çalışıp çalışmadığı, çalışma gücü olup olmadığı hususları araştırıldıktan sonra, yeni bir bilirkişi incelemesi yapılarak, varılacak sonuç çerçevesinde bir karar verilmesi öngörülmüştür.[8]
Gene 4.HD.28.12.1998 gün 7858-10906 sayılı kararında da, trafik kazasından doğan işgücü kaybı, yol gideri ve manevi tazminat istemine ilişkin davada, işgücü kaybına yönelik isteğin, davacının 68 yaşında olduğu ve bir işde çalıştığına ilişkin delil olmadığı gerekçesi ile reddedilmesi doğru bulunmamış; davacının olay nedeniyle %34 oranında işgücü kaybına uğradığı, yaşadığı sürece malüliyeti nedeniyle daha fazla güç (efor) sarfedeceği dikkate alınarak, yaşı ve yaşam tarzına göre ne miktar gelir elde edebileceğinin belirlenmesi ve belirlemeye göre davacının çalışma gücü kaybı zararının hesaplanması gerektiği görüşüyle mahkemenin kararı bozulmuştur. [9]
4.Hukuk Dairesi’nin 14.02.2002 gün ve 2001/10857 E. 2002/1844 K. sayılı kararına konu olan olayda, davacı beden gücü kaybı nedeniyle tazminat istemiş; hükme esas alınan bilirkişi raporunda davacı memur olduğundan 65 yaşına dek hesaplama yapılmıştır. Bozma kararında bu doğru bulunmamış ve “davacı beden gücü kaybı nedeniyle pasif dönemde de daha fazla efor sarfederek yaşamını sürdüreceğinden, pasif döneminin de hesaplamada gözetilmesi gerekir.” denilmiştir. [10]
Aynı konuda Yargıtay’ın daha eski kararlarında da, ileri yaştakiler ve emeklilik çağındakiler için maddi tazminat hesabı yapılabileceği görüşleri yer almıştır. Bu kararlardan bir kaçı şöyledir :
Müteveffanın emekli olmasına karşın, bu devrede emekli aylığı dışında ayrıca gelir sağlayıp eş ve çocuklarına destek sağladığının ispatı halinde, bu hususun kabulü ile buna göre düzenlenen bilirkişi raporuna göre karar verilmesi doğrudur.[11]
19.HD.13.9.1995, 9085-6941
Ölen desteğin emekli memur olması ve davacılara dul maaşı bağlanmış bulunması, destek davasının reddini gerektirmez.[12]
4.HD. 6.5.1980, 1110-5858
Bir işçinin normal kazanç sağlayabilme yaşının, işçinin hastalığı, bedeni ve fiziki yapısı, yapabileceği işler, kendi işi ve işyerinin özellikleri hep birlikte mütalaa edilerek tespit edilmesi gerekir.506 sayılı S.S.Kanununda emeklilik yaşının 50-55 olarak sınırlandırılışı işçilerin bu yaşlardan sonra çalışamayacağı anlamına gelmez.[13]
HGK. 21.2.1975, E.73/9-198 K. 220
Ayrıca, Yargıtay Hukuk Genel Kurulu’nun 28.6.1995 gün 94/9 - 628 E. 95/694 K. sayılı [14], 1.11.1995 gün 95/9 - 679 E. 898 K. sayılı [15], 15.5.1991 gün 91/9-102 E. 267 K. sayılı [16], hepsi de aynı biçimde kaleme alınmış kararlarında (konu ile doğrudan ilgisi bulunmamakla birlikte) verilen ilginç örnek, ileri yaşlarda çalışma olgusunun değerlendirilmesinde bir yanlışlık bulunmadığını ortaya koymaktadır.Kararların o bölümünde aynen :”Örneğin, 70 yaşında ölen bir desteğin PMF tablosuna göre bakiye ömrü 9 yıl olup, rapor, ölüm tarihinden 3 yıl sonra düzenlenmişse, 3 yıllık destek zararının bilinen verilere göre somut olarak, 6 yıllık destek zararının da varsayıma dayalı olarak hesaplanması, istatistiklerin, aktif ve pasif dönemlerin de aynı şekilde değerlendirilmesi mümkündür.”denilmiştir.
Yargıtay’ın bu kararlarının daha da ilerisinde olan (aşağıda ayrı bir bölümde ele alacağımız) ev kadınlarının kendi ev hizmetlerinin yaşam boyu süreceğine ve zarar hesabının buna göre yapılması gerekeceğine ilişkin Yargıtay kararları ile Yeni Medeni Yasa’nın kadın-erkek eşitliğini sağlayan hükümlerinin de desteğiyle, zarar hesaplarının yaşam süresinin sonuna kadar yapılması ve makine-insan anlayışı terk edilerek salt “insanın değeri”nin öne çıkarılması yönündeki görüşlerimizi aşağıdaki bölümlerde açıklamaya ve benimsetmeye çalışacağız.
II- MADDİ TAZMİNATIN KONUSU
1- Malvarlığında eksilme ve kazanç kaybı anlayışı
Bugün için geçerli olan hukuk anlayışına, Borçlar Kanunu’nun 41-46. maddelerinin düzenleniş biçimine, öğretide ve yargıda yıllardan beri korunan ve geniş yorumlara açılmayan görüş ve düşünüşlere göre, ölüm ve bedensel zararlar için maddi tazminatın konusu “malvarlığındaki eksilmenin giderilmesi” dir. Daha açık bir anlatımla :
a) B.K. m.46’ya göre bedensel zarara uğrayan kimse, çalışma gücünün tümünü veya bir parçasını yitirmekten dolayı kazanç kaybına uğramışsa ya da aynı kazancı elde edebilmek için daha fazla güç harcamak zorunda kalacaksa, bu maddi zararlarının giderilmesini isteyebilecek; yitirdiği kazancı kadar ve beden gücündeki eksilme oranında tazminat alabilecektir. Bu demektir ki, kazancı fazla ise tazminat yüksek çıkacak, kazancı az ise tazminat düşük olacaktır. Bu yüzden denir ki, bir mühendisin parmağı ile bir işçinin parmağı eşit değerde değildir. Ya da zengin bir adam ile yoksul bir kimsenin kazanç düzeyleri nedeniyle mahkemelerce hükmedilecek tazminat tutarları arasında büyük farklar olacaktır. Dahası, çalışma yaşı üst sınırı olan 60 yaşını geçmiş bir kimse, ilerlemiş yaşı nedeniyle çalışıp kazanç elde edemiyorsa, zarar verenden maddi tazminat isteyemeyecektir.
b) B.K. m.45’e göre, haksız eylem sonucu ölen kimsenin yakınları, maddi destek ve parasal yardım görmekte iseler ve ölen kişi de destek sağlama olanakları olan bir kimse ise, yakınlar maddi tazminat (destek tazminatı) isteyebileceklerdir. Yok eğer ölen kişi, çalışma yaşını gerilerde bırakmış yaşlı bir kimse ise ya da bir işi ve kazancı bulunmuyorsa, maddi tazminat (destek tazminatı) söz konusu olamayacaktır. Çalışma gücünün yitirilmesinde olduğu gibi, tazminatın tutarı, ölenin kanıtlanabilen kazancı kadar olacaktır. Yani kazancı yüksek ise tazminat fazla , kazancı az ise tazminat düşük olacaktır.
Görüldüğü gibi, zenginlik-yoksulluk durumuna göre malvarlığında veya kazançlarda eksilmenin giderilmesi maddi tazminatın konusu olup, ölümle yiten can veya eksilen (sakat kalan) beden önemli değildir.
2- Makine-insan anlayışı
İş kazalarına ilişkin işgöremezlik çizelgeleri (maluliyet baremleri), yalnızca çalışan kimseyi, yani “makine-adamı” göz önünde tutmaktadır. Sosyal Sigorta Sağlık İşlemleri Tüzüğünde, yapılan işe ve meslek gruplarına göre işgöremezlik oranları belirlenmektedir. Kuşkusuz işçinin kaza tarihindeki ücreti, prim ödeme gün sayısı ve kıdemi bağlanacak gelirin miktarını etkilemekte; SSK. tarafından gelir bağlanmasından sonra geriye (kazanç düzeyine göre) bir zarar tutarı kalmışsa, işverenden istenebilmektedir. İşçinin kazancı yüksek değilse, örneğin asgari ücret düzeyinde ise, işverene karşı açılacak bir davada hesaplanan maddi tazminat tutarı, sigorta gelirlerinin peşin değerini aşamadığından dava ret ile sonuçlanacaktır.
Ülkemizde bugüne kadar, sosyal güvenlik kurumları dışında, genel bir sakatlık çizelgesi (maluliyet baremi) uygulamaya konulmadığından, Adli Tıp Kurumu ile Tıp Fakülteleri ve öteki kamu kurumlarının sağlık kurulları Sosyal Sigorta Sağlık İşlemleri Tüzüğü (SSİT) hükümlerine ve bu tüzükte yer alan çizelgelere göre işgöremezlik (sakatlık) dereceleri belirlemektedirler. Oysa, SSİT. çizelgeleri çağın gerisinde kalmıştır ve günümüzün gereksinmelerini karşılamaktan uzaktır. Örneğin, görselliğin büyük önem taşıdığı günümüzde yüzde veya bedende kalıcı izler ve biçim bozuklukları için sakatlık derecesi verilmemektedir; çünkü SSİT. Tüzüğünde estetik zararlar için bir bölüm yoktur. Oysa BK. 46. maddesinde yer alan “ekonomik geleceğin sarsılması” olgusu estetik zararları da kapsamaktadır. Bu konuda Türk Ceza Kanunu daha duyarlıdır. Çünkü yasanın 456. maddesi 2. fıkrasına göre “çehrede sabit eser” için beş yıl ve 3. fıkraya göre “çehrenin kalıcı değişikliği” için on yıl ağır hapis cezası verilmektedir.
Bugün birkaç ayrık durum dışında, yüzde veya bedende kalıcı izler için bir oran belirlenmemekte; maddi tazminat istenmişse ameliyat giderlerinden söz edilmekte, kişinin bu tehlikeyi göze alıp alamayacağı veya ameliyatın olumlu sonuç verip veremeyeceği üzerinde durulmamaktadır.
Yüzde veya bedende kalıcı izler için maddi tazminat (kazanç kaybı) yolunu açmayan ve bu tür bedensel zararlar için “işgöremezlik oranı” belirlemeyen uygulama da, yukarda değindiğimiz “makine-insan” anlayışının bir başka görüntüsüdür. Öyle ya, boyası dökülen ve ötesi berisi paslanmış olan “makine” eğer çalışır durumdaysa ve kazanç elde ediyorsa, bir zarar yok demektir. Oysa, bugün tüm iş alanlarında güzel, bakımlı ve gösterişli insanlar daha kolay iş bulmakta, yaptıkları işlerde daha çok ilgi görmekte ve daha fazla başarı elde etmektedirler.
III-MAL ZARARININ YERİNİ “CAN” ZARARI ALABİLİR Mİ
YA DA MANEVİ TAZMİNATIN ÖLÇÜSÜ NE OLMALI
Aydınlanma devriminden sonra pek çok kavram yeniden tanımlanmış, soyut insan sevgisinin yerini “insanın değeri” almış ve yaşam hakkı evrensel bildirgelerle korunmaya çalışılmıştır. Ancak onca çabaya karşın tüccar hukukunun egemenliği kırılamadığı için, mal zararının yerini “can bedeli” alamamıştır. Sigorta şirketleri bile kişinin kazanç durumuna göre tazminat ödemektedirler. Çünkü bizde zorunlu sigortaların tümü mal sigortasıdır.
Borçlar Kanunu 47. maddesine göre istenebilecek manevi tazminatın “can bedeli” olarak ele alınabilmesi için tanıtlanmış ve sınırları saptanmış kesin ve belirli bir ölçü bulunması gerekmektedir. Halen her mahkeme ve yargıca göre manevi tazminat tutarları değişmekte; davacılar veya vekilleri de ne miktar manevi tazminat isteyeceklerini bilememektedirler. Bu konuda Yargıtay bozma kararları da dengeli ve eşitlikçi değildir. [17] Kararlarda sıkça sözü edilen 22.06.1966 gün 7/7 sayılı İçtihadı Birleştirme Kararında manevi tazminatın ölçüsü “elem, ıztırap, manevi tatmin” gibi sözcüklere dayandırılmış ise de, elem ve ıztırabı ölçecek bir aygıt henüz bulunamamıştır. Yargıçlar adaletin terazisine diledikleri ağırlığı koydukları için de manevi tazminatın dengesi sık sık bozulmaktadır.
Öte yandan manevi tazminatın çekilen acının karşılığı (acı ve avuntu parası) ve manevi tatmin (öç alma duygusunu yatıştırma) aracı olarak algılanması, eski çağların “kısas” ve “diyet” uygulamalarını çağrıştırmakta; bu ise bir bedel çizelgesini (ücret tarifesini) gerekli kılmaktadır. Her ne kadar, manevi tazminatı acı ve üzüntüyü giderme ve öç alma duygusunu yatıştırma (manevi tatmin) aracı olarak görmek çağdışı bulunmakta ve günümüzde manevi tazminatın işlevinin, maddi tazminatı tamamlayıcı bir denkleştirme unsuru ve caydırıcı nitelikte bir ödetme aracı olduğu görüşü ağır basmakta ve toplumsal bir anlam kazandırılmak istenmekte ise de, sonuçta, yargıçlar tarafından “takdir edilecek” manevi tazminata (keyfiliği ve eşitsizliği ortadan kaldırmak için) ortak bir ölçü (kriter) bulmak bir zorunluk olarak ortaya çıkmaktadır.
Manevi tazminat, malvarlığı eksilmesini veya kazanç yoksunluğunu giderme aracı olmamakla birlikte, örneğin, bedensel zararın derecesine göre değişen yüzdelere bağlı sigorta tazminatları benzeri bir manevi tazminat hesabı yapılması olanaklıdır. Manevi zararın maddi zarar kadar kolay paraya çevrilememesi, matematik cetvellerle hesaplanıp kesinlikle saptanamaması, onun parasal maddi denkleştirme işleminin bir parçası sayılmasına engel olmamalıdır. “Maddi zarar hesaplanır, manevi zarar takdir edilir” özdeyişi günümüzde geçerliğini yitirmiştir.[18]
Bizce yapılacak iş, maddi tazminat hesabına benzer bir taban ve tavan sınırı konulmalı ve değerlendirmeler bu iki sınır arasında kalmalıdır. Örneğin, hüküm altına alınacak manevi tazminatın tutarı asgari ücretin bir yıllık tutarından az olmamalı; bu taban sınırının altına inilmemelidir. Tavan için ise, en yüksek devlet memuru aylığı birim alınarak kişinin yaşam süresiyle çarpılmalı, bulunacak rakamdan (kusur, işgöremezlik oranı, destek payı gibi) bazı indirimler (BK.m.43 ve 44/1) ve gerekiyorsa hakkaniyet indirimi (BK.44/2) yapılmalıdır. Bu bir öneridir. Bizce, üzerinde durulup düşünülmelidir.
Bir başka öneri de şöyle olabilir : Cumhuriyet altını birim alınır, yıllık tutarı zarar süresi ile çarpılır, bulunan rakamdan kusur oranı, sakatlık derecesi, destek payı gibi indirimler yapılır; ayrıca peşin değer formülüyle iskonto işlemine de başvurulabilir. Böyle bir hesaplama sonucu ortaya çıkan rakamı, yargıç eğer yüksek buluyorsa hakkaniyet indirimi de yapabilir.[19]
Manevi tazminat için yukarda önerdiğimiz formüller, kazanç düzeyleri ve toplum içindeki yerleri ne olursa olsun “insan” olarak kişiler arasında eşitlik sağlayacak; öteden beri eleştirilen ve gerçek hukukçuları üzen “işçinin parmağı ile mühendisin parmağı” ya da “çobanın canı ile kralın canı” arasında eşitlik ve denklik gerçekleştirilmiş olacaktır.
Böylece, Medeni Yasa’nın 4. maddesi ile Borçlar Yasası’nın 47.ve 49. maddelerinin uygulanmasında, her yargıcın kendi anlayışına, kendi kafa ve kültür yapısına göre rasgele belirlediği rakamların yerini, ortak bir ölçü çerçevesinde saptanmış tazminat tutarları alacaktır.[20]
IV-CAN ZARARLARINA DOĞRU BİR YAKLAŞIM
1- Hangi yaşta olursa olsun, insan, bedeniyle ve aklıyla bir değerdir; bu değerin eksiltilmesi ya da ortadan kaldırılması kesinlikle tazminat ödenmesini gerektirir.
Haksız eylemden zarar gören kişinin ileri yaşta olduğu ya da çalışıp kazanç elde etmediği için “maddi” bir değeri bulunmadığı biçimindeki “makine insan” anlayışını yanlış ve çağdışı buluyoruz. Önce insan, aklıyla ve bedeniyle başlı başına bir değerdir. Bu değeri haksız bir biçimde eksilten ya da ortadan kaldıran onun bedelini ödemelidir. Kazanç elde etmiyorsa maddi zararı olmayacağı görüşü, ilk çağın kısas ve diyet uygulamasının da gerisindedir ve son derece çağ dışıdır.
İnsanlar, yaşları, meslekleri, toplum içindeki yerleri, yaşam biçimleri ne olursa olsun bedensel ve düşünsel etkinlikleriyle yaşadıkları sürece kendilerine, yakınlarına, dostlarına ve en beklenmedik yerde ve zamanda dara düşenlere, zorda kalanlara, tehlike içinde bulunanlara ve hatta ülkelerine yarar ve destek sağlayabilirler. Haksız eylem sonucu yokedilen veya sakat bırakılan bir insanın “can” ını böyle değerlendirmek gerekir.
2- İnsan her yaşta üretkendir; kendisine veya başkasına destektir.
Şuna inanıyoruz ki, insanlar bir meslek ve işyeri sahibi olmayıp, işsiz güçsüz kişilerden olsalar ya da çalışmadan gelirleriyle geçinen (rantiye, irat sahibi) bulunsalar bile, bedensel ve düşünsel faaliyetleriyle kendilerine veya başkalarına destek olabilirler.
Önce kendilerine destektirler. Yaşlı veya çocuk, bir kimsenin başkasının yardımı olmadan kendi günlük işlerini görebilmesi, oturup kalkabilmesi, yiyip içmesi, giyinip soyunması kendine destektir. Kişi, eğer haksız eylem sonucu bedensel zarara uğramışsa, bedeninde kalıcı bir sakatlık (organ yitimi, organ zayıflaması) oluşmuşsa, günlük işlerini yaparken sakatlığı oranında zorlanacak, yaşıtlarına oranla daha fazla güç (efor) harcaması gerekecektir. İşte bu, maddi tazminatın konusudur.
Kişi, gene hangi yaşta olursa olsun, kendinden başka, birlikte yaşadığı kişilere “maddi” destektir. Yaşlı bir kişi, çalışıp kazanç elde etmiyor olsa bile, bedensel varlığıyla eşine, çocuklarına, torunlarına günlük yaşam içerisinde her an, her zaman “maddi” destek olabilir. Bunun gibi, küçük bir çocuk ev işlerinde annesine ve babasına yardım ederek, çarşı pazar alışverişine giderek, kendinden küçük kardeşine bakarak, kırsal kesimden ise tarlada çalışarak, hayvanları otlatarak “maddi destek” sağlayabilir.[21]
Bütün bunlar dikkate alınarak ve “kazanç elde ediyor mu?” sorusu bir yana bırakılarak, yaş sınırlaması konulmaksızın, yaşam tablolarındaki süreler üzerinden “maddi tazminat” hesabı yapılması, “insanın değeri” kavramıyla hukuku buluşturacak; çağdaş insancılık (hümanizm) anlayışıyla verilecek kararlar yargıya güveni artıracaktır.
3- Yaşam süresi sonuna kadar tazminat hesabı yapılabileceğine ilişkin Yargıtay kararları :
Önceki bölümlerde, ileri yaştaki kişiler için bazı koşullarda maddi tazminat hesabı yapılabileceğine ve 60 yaş sınırının aşılabileceğine ilişkin Yargıtay kararlarından örnekler vermiştik.[22] Ancak o kararlarda kişilerin ileri yaşta olmalarına karşın çalışıp kazanç elde ediyor olmaları koşulu ağır basmakta idi.
Bu kez vereceğimiz örneklerde de “çalışıyor durumda olma” önkoşulu aranmakla birlikte, “kazanç elde etme” koşulu bir başka türlü tanımlanmış; ev kadınlarının kendi ev hizmetlerini yaparak aile bütçesinde tasarruf sağlamaları, maddi tazminat hesabı için yeterli görülmüştür.
Aşağıda, ev kadınlarının kendi ev hizmetlerini yaşam boyu yapacaklarına; eğer ev kadını haksız eylem sonucu bedensel zarara uğramışsa, geçici işgöremezlik süresi üzerinden veya kalıcı sakatlık oluşmuşsa sakatlık oranı esas alınarak kendisi için maddi tazminat hesabı yapılabileceğine; ev kadını ölmüşse, eşinin, ev hizmetlerinden dolayı destekten yoksun kalmış sayılacağına ilişkin Yargıtay kararlarından örnekler verilecektir.
4- Ev kadınlarının ev hizmetlerini yaşam boyu yapacaklarına; çalışma gücündeki kaybın yaşam süresine göre hesaplanacağına ve kadının ev hizmetleriyle eşine destek olacağına ilişkin Yargıtay kararları :
19.HD.14.10.1993 gün 605-6582 sayılı kararı :
Ev kadını yönünden zararın saptanmasında yaşam süresi gözönüne alınmalıdır. Evinin hizmeti yönünden çalışma gücündeki kaybın yaşam süresince devam edeceğinin kabulü gerekir. (İBD.2001/Eylül, sayı :3, sf.939)
11.HD.27.06.1996 gün 3356-4735 sayılı kararı :
Ev kadını trafik olayı nedeniyle yaralanmıştır. Bu yaralanma sonucu istenen tazminat, ev kadınının ölüm tarihine kadar çalışacağı kabul edilerek hesaplanmalıdır. (Gönen Eriş, Kara Taşıma Hukuku, 1996, sf:722, no:253)
19.HD.03.10.1995 gün 1076-7783 sayılı kararı :
Davacının emeklilik yaşından başlayarak yaşam süresi sonuna kadar geçecek pasif dönem içinde “ev kadını” olarak yaşamını sürdüreceği ve sakatlığı oranında fazla güç harcayacağı kabul edilerek asgari ücret baz alınmak suretiyle pasif dönem zararının uzman bilirkişiye hesaplatılması gerekir. (Şişli 1. As.Huk.Mah..94/464-735 sayılı dosyasından alınmıştır.)
4.HD.22.09.1987 gün 5458-6726 sayılı kararı :
Hiçbir işde çalışmasa bile ev kadını aileye destek sağlar. (M.R. Karahasan, Tazminat Hukuku- Maddi ve Manevi Tazminat, 1996, sf:719)
19.HD. 31.05.1995 gün 9854-4744 sayılı kararı:
Ölen kadının kendi ev hizmetlerini yaparak sağlayacağı desteğin belirlenmesi ve uzman bilirkişiden rapor alınarak sonucuna göre uygun bir karar verilmesi gerekir. (G.Eriş, a.g.e.sf:677, no:145)
4.HD.22.09.1987 gün 5458-6726 sayılı kararı:
Hiçbir işte çalışmasa bile ev kadını aileye destek sağlar.
Ölen kişi herhangi bir geliri ve kazancı bulunmaması nedeniyle aile bütçesine katkısı olmayan bir ev kadınıdır. Ne var ki hiçbir işde çalışmasa dahi ev kadını aileye destek sağladığı, aile içi işlevinin bulaşık ve çamaşır yıkamaktan ibaret bulunmadığında kuşku yoktur. O halde kadının ölümü ile ailenin yoksun kaldığı destek çamaşır ve ütü gibi yalın ev işlerinin parasal karşılığından ibaret sayılmamalı, işlevin tümü değerlendirmeye tabi tutulmalıdır. (M.R. Karahasan, Tazminat Hukuku-Maddi ve Manevi Tazminat, 1996, sf.719)
4.HD.13.04.1976, gün 3029-3914 sayılı kararı:
Yalnız ev işlerini gören kadın da kocasının desteği sayılır.
Yardımdan yararlanan kimsenin tazminata hak kazanabilmesi için desteğin ölümünden dolayı yoksulluğa düşmesi gerekli değildir. Durumuna uygun yaşama tarzında para ile belirlenebilen bir zarara uğraması yeterlidir. Bir kocanın karısının ölümü sebebiyle BK.nun 45. maddesinin 3. bendine dayanılarak tazminat istemesi halinde, sözü geçen şartın gerçekleşip gerçekleşmediğinin tayini için, ölüm nedeniyle bulunduğu durumla, karısı zamansız ölmese idi bulunacağı durumun karşılaştırılması gerekir. (M.R. Karahasan, a.g.e. sf.726)
4.HD.03.10.1966 gün 4939-8581 sayılı kararı
Kadın ev işlerinde kocaya yardımcı olmaktadır, bu sebeple ona bakmaktadır. Kadının ev hizmetlerini yapması sebebiyle,ölümü halinde koca bu hizmetlerden yoksun kaldığından; tazminat isteme hakkı vardır. (M.R. Karasahan, a.g.e., sf.727)
4.HD.14.05.1998 gün 323-3373 sayılı kararı:
Desteğin ev kadını olması destekten yoksun kalanların aleyhine bir durum yaratmaz. Destek ev hizmetleriyle de diğer aile bireylerinin yaşamını kolaylaştıracağından ve onlara katkı yapacağından bundan yoksun kalan hak sahiplerinin tazminat isteme hakları vardır. (Yasa, HD., 1996/1-61, no:23)
4.HD.26.06.2001 gün 4162-6826 sayılı kararı:
Davacıların ölen desteği ev kadını olup, ayrı bir gelirinin bulunmadığı anlaşılmaktadır. Bu durumda davacıların yoksun kaldıkları destek tazminatı hesaplanırken aylık net asgari ücret esas alınmalıdır. (Kartal 2. Asliye Hukuk Mahkemesi 2000/671 no.lu dosyasından alınmıştır.)
15.HD.20.10.1975 gün 3787-4103 sayılı kararı:
Davacının, normal yaşama süresince, ev işleri ve hizmetlerini yürütürken, beden gücündeki eksilme nedeniyle fazla efor sarfetmesi karşılığı olarak maddi tazminat ödetilmesine hak kazandığı kabul edilmelidir. (YKD.1976/6-879)
5- İleri yaştaki erkeklerin de ev hizmetlerine katkıları gözetilerek, yeni Medeni Yasa uyarınca, onlar için de yaşam boyu tazminat hesabı yapılmalıdır :
Yukarda, ev kadınlarının kendi ev hizmetlerini “yaşam boyu” yapacaklarına ilişkin (11) adet Yargıtay kararı bir araya getirildiğinde yerleşmiş ve oturmuş bir “içtihat” oluştuğu gözlemlenecektir. Bu kararlara ek olarak:
15.HD.26.12.1975 gün 4177-5185 sayılı kararında: “Desteğin yardımının yalnızca parasal nitelikte bulunmasında zorunluk yoktur. Eylemli ve düzenli olarak yapılan hizmet edimleri de bir kimsenin destek sayılması için yeterlidir.” (YKD.1976/7-1029) denilmesi ve 4.HD. 02.12.1988 gün 6744-10354 sayılı kararında: “Yalnızca maddi yardım değil, aynı zamanda hizmet etmek suretiyle de destek olunabilir. (Yasa HD. 1989/1-79, no:33) açıklamaları yapılması karşısında, Ev hizmetlerine “bedensel” katkısı olan her aile bireyi için de ev kadınınınkilere benzer maddi tazminat hesabı yapılması gerektiğini savunmanın “ içtihada” uygun olduğunu düşünüyoruz.
İleri yaş değerlendirmesinin gerçekçi bir uygulaması olan “ev kadınlarının kendi ev hizmetlerini yaşam boyu yapacaklarına” ve buna bağlı olarak geçici veya sürekli işgücü kaybına uğrayan “ev kadınları” yönünden “yaşam boyu” maddi zarar hesabı yapılacağına ilişkin Yargıtay kararlarının yasal dayanağı, eski Medeni Kanun’un 152-153. maddeleri idi. Bunlardan 153. maddede “Eve kadın bakar.” denilmekteydi. 152. maddede ise “Evin geçimini ve her türlü gereksinimlerini sağlamak kocanın görevidir.” denilmesine karşın, kadının ev hizmetlerinin yaşam boyu süreceğini kabul eden Yargıtay, her nedense, erkekler yönünden böyle bir değerlendirmeyi benimsememişti.
Bugün Yeni Medeni Yasa ile durum değişmiş, kadın ve erkek eşitliği kabul edilmiştir. Yeni Medeni Yasa’nın 186. maddesi 3. fıkrasında “Eşler birliğin giderlerine güçleri oranında emek ve malvarlıkları ile katılırlar.” denilmiş; 196. maddesi 2. fıkrasında “Eşin ev işlerini görmesi, çocuklara bakması, diğer eşin işinde karşılıksız çalışması” konularında cinsiyet farkı gözetilmemiştir. Yeni yasanın bu hükümlerine göre, ailenin “ev hizmetleri” yönünden kadın-erkek ayrımı ortadan kalkmış bulunmakla, Yargıtay’ın yukarda belirtilen kararlarındaki “ev hizmetlerinin yaşam boyu yapılacağı” görüşünün yalnız kadınlar için değil, erkekler için de uygulanması Yeni Medeni Yasa’nın eşitlik ilkesine uygun düşecektir.
Yeni Yasanın eşitlik ilkesi, çağdaş yaşam koşullarına ve gerçeklere de uygun düşmektedir. Kadın nasıl ki yaşam boyu ev hizmetlerini yapıyorsa, emeklilik dönemindeki bir erkek de çarşı-pazar alışverişine giderek, ev içi onarımlarını yaparak, elektrik, su, telefon, emlak vergisi faturalarını ilgili yerlere ödemeye giderek, arabası varsa ailenin şoförlüğünü yaparak, eşi hastalandığında ona hizmet ederek; kısaca söylemek gerekirse bedensel faaliyetiyle erkek, karısının maddi desteği olabilmektedir.
İşte, aile bütçesine yapılan bu maddi katkılar nedeniyledir ki, geçici veya sürekli işgücü kaybına uğrayan “ileri yaştaki” erkekler için de (asgari ücretten) yaşam boyu maddi zarar (işgöremezlik zararı) hesaplanmalıdır. Bunun gibi, yaşlı kişi ölürse, onun ev hizmetlerine ( bedensel) katkısından yoksun kalanlar “destek zararı” isteyebilmelidirler.
6- Çocuklar ve evlenmemiş yetişkinler için de “ev hizmetlerine” katkı ve katılımları maddi tazminatın konusu olabilmelidir.
Çocuklar, okula gidiyor olsalar bile, anne ve babalarına ev işleri ve ev gereksinimlerinde yardımcıdırlar. Bunun gibi evlenmemiş (evde kalmış) kızlar ve evlenmeyip anne ve babalarıyla yaşayan (herhangi bir nedenle, örneğin miras veya şirket geliriyle yaşamını sürdürüp çalışmayan ve başka kazanç elde etmeyen) erkek evlatlar da ev hizmetlerine katılım ve katkılarıyla destek olabilirler. Bu nedenle, tüm bu saydığımız bireylerin haksız eylem sonucu ölümlerinde desteğinden ( beden gücünden) yoksun kalanlar için destek zararları; eğer haksız eylem sonucu geçici veya sürekli işgöremezlik kaybına uğramışlarsa maddi zararları asgari ücretten hesaplanmalıdır.
Böylece, insanın değeri kavramına ve çağdaş düşünceye aykırı “makine insan” anlayışından, “can bedeli” ya da “eksilen organ bedeli” anlayışına ulaşılmış olunacak; haksız eylemi işleyen kişiler de her durumda tazminat ödemek zorunda kalacaklardır.
(Yayınlandığı yer: Yasa Hukuk Dergisi, 2004, sayı:27)
[1] Bu konuda İsviçre’de 1960 yılına kadar zarar görenin yaşama süresi ile çalışma sürelerini eşit sayan “Piccard Tablosu” uygulanmakta iken, 1960 yılından sonra geri adım atılarak, İsviçre Federal Sigortalar Bürosu tarafından hazırlatılan “Stauffer/Schatzle Aktivite Tablosu” uygulanmaya başlanmıştır.- Aktivite sürelerine ilişkin çeşitli görüşler için bakınız : Ölüm ve Cismani Zarar Hallerinde Zararın ve Tazminatın Hesap Edilmesi Sempozyumu, Ankara 1993, sf. 22, 73, 83, 95, 114 – Ülkemiz koşullarına göre değerlendirmeleri içeren çalışmamız için bakınız : Çelik Ahmet Çelik, Tazminat Hukukunda Çalışma Yaşı (İşgörebilirlik Çağı), Yargı Dünyası 1997/Mayıs, sayı :17, sf.1-28)
[2] M.R. Karahasan, Maddi ve Manevi Tazminat, 1996, sf.676
[3] T. Uygur, Borçlar Kanunu, C.I., sf.612
[4] YKD. 1995/6-949, Kararın 1. bendi
[5] İş ve Hukuk, 1995, sayı :248, sf.24
[6] M.R. Karahasan, a.g.e, sf.698
[7] M.R. Karahasan, a.g.e, sf.699
[8] Ankara 4. Asliye Hukuk Mah. 1997/429-1999/194 sayılı dosyasından alınmıştır.
[9] Gene aynı mahkemenin 1996/818-1998/480 sayılı dosyasından alınmıştır.
[10] Ankara 18. Asliye Hukuk Mah. 1997/845-2001/363 sayılı dosyasından alınmıştır.
[11] G.Eriş, a.g.e., sf 680, no:154
[12] T.Uygur, Borçlar H.C.I, sf.597
[13] İKİD. 1975, sf.3685
[14] İst. 1.İş Mah. 94/551 - 340 sayılı dosyasından alınmıştır.
[15] YKD. 1996/2 - 183
[16] İKİD. 1991/8492
[17] Bir örnek vermek gerekirse, Yargıtay 21.HD.07.03.2000 gün 621-2002 günlü kararında 10.01.1997 tarihinde meydana gelen ve sürekli işgöremezlikle sonuçlanan bir iş kazası nedeniyle yerel mahkemenin hükmettiği 1.000.000.000 TL. manevi tazminatı az bulmuş ve 10.000.000.000 TL. olarak düzeltip onamıştır. Gene 21. HD. 28.11.2000 gün 8539-8520 sayılı kararında %23.2 malülyete ve işverenin %40 kusur oranına göre takdir edilen 500.000.000 TL. manevi tazminatı az bulmuştur. – Buna karşılık 11. HD. 15.12.2003 gün 4759-11892 sayılı kararında, 14.08.1991 günü tren kazasında bacağını kaybeden davacıya, davalı işletmenin %25 kusur oranına göre yerel mahkemenin verdiği 1.000.000.000 TL. manevi tazminatı çok bulmuştur. – Dosyaların içeriğini bilmediğimiz için, kararları eleştirmemiz doğru olmaz. Ancak manevi tazminatın sosyal işlevine uygun bir ölçü bulunamadığı kesindir.
[18] Prof.Dr. Rona Serozan, Manevi Tazminat İstemine Değişik Bir Yaklaşım (Haluk Tandoğan’ın Hatırasına Armağan, Ankara, 1990, sf.67-101)
[19] Prof.Dr. Hüseyin Hatemi de benzer bir öneride bulunmuş; herkese eşit biçimde 1000 Cumhuriyet altını birim alınarak, duruma göre buna kusur oranı, işgöremezlik derecesi, destek zararı gibi unsurların uygulanmasıyla maddi ve manevi zararların hesaplanabileceğini önermiştir. (Bkz: Ölüm ve Cismani Zarar Hallerinde Zararın ve Tazminatın Hesap Edilmesi Sempozyumu, 1993, Prof.Dr. Hüseyin Hatemi’nin bildirisi, sf.3-8)
[20] Bir meslektaşımız, iş kazalarına özgü bir manevi tazminat hesabı önermiştir. İlginç bulduğumuz bu hesaplama yönteminde karşı olduğumuz yön vergi matrahıdır. Çünkü Yargıtayın bir çok kararlarında belirtildiği gibi vergi bildirimleri gerçek kazançları yansıtmamaktadır. (Av. Nezih Sütçü, Belirsizliğin Getirdiği Adaletsizlik ve İş Kazalarından Doğan Manevi Tazminat Tutarının Belirlenmesine Matematiksel Yaklaşım, Legal Hukuk Dergisi, Mart 2004, sayı 15, sayfa 723-726)
[21] Haksız eylem sonucu ölen çocukların desteğinden yoksun kalan anne ve babanın maddi tazminat hesabı, çocuğun 18 yaşına gelip kazanç elde etmeye başlayacağı varsayımına göre yapıldığı ve buna bir de peşin değer uygulandığı için çok düşük rakamlar ortaya çıkmakta; haksahipleri “bir çocuğun değeri bu kadar mı?” diyerek yakınmaktadırlar.
[22] Bakınız 2-16 arası dip notlar.
