Anasayfa

GÜNDEM

,,

SALGIN GÜNLERİNDE
İŞ KAZALARI VE MESLEK HASTALIKLARI

I- Yanıt aranacak sorular:
1) Salgın ile iş kazaları ve meslek hastalıkları arasında bir bağ kurulabilir mi?
2) Virüs bulaşmasının iş ve çalışma koşullarından kaynaklandığı kanıtlanabilirse, bu bir iş kazası sayılabilir mi ?
3) Hekimlerin ve sağlık personelinin virüs bulaşması sonucu hastalanmaları ve ölümleri iş kazası veya meslek hastalığı sayılabilir mi?
4) İş ve çalışma ortamında virüs bulaşmasının, işverenin veya kamu ya da özel hastanelerden sorumlu Devletin, yeterli önlemler almamalarından kaynaklandığı savıyla maddi ve manevi tazminat davaları açılabilir mi ?

II- Tespitler
1) Ağır ve tehlikeli işlerde çalışanların aşırı yorgunluk veya sağlık kontrollarının düzenli yapılmaması nedeniyle kalp krizi geçirip ölmeleri iş kazası sayılmıştır.
2) Yurt dışına sefer yapan Tır şoförünün H1N1 virüsünün bulaşması sonucu, yurda döndükten dört gün sonra ölümü bir “iş kazası” olarak nitelenmiştir.
3) Servis aracı şoförü, fabrikadan aldığı personeli evlerine dağıtmakta iken, geçtiği yol üzerinde meydana gelen trafik kazasında yerde kanlar içinde yatan ölü ve yaralıları görünce aşırı heyecanlanıp ölmüş; ölümüne “inhibisyon ve şok” tanısı konulmuş; Sosyal Sigortalar Kurumu’nun bunu iş kazası kabul etmemesi üzerine, açılan davada Yargıtay bunun bir iş kazası olduğu sonucuna varmıştır.
4) Kene ısınması sonucu “kırım kongo kanamalı ateşi” hastalığına yakalanan kişiden mikrop kapan hemşirenin ölümü iş kazası sayılmıştır.
5) Çok eski yıllarda tifüslü hastaları tedavi eden hekimlerin ölümü de “iş kazası” idi.
6) Ve yaşadığımız salgın günlerinde, Sosyal Güvenlik Kurumu’nun Bursa Sosyal Bilimler Üniversitesi’ne gönderdiği 06.04.2020 gün 5205702 sayılı yazıda Covid-19 bulaşması sonucu hekimlerin ve sağlık personelinin ölümleri “meslek hastalığı” olarak nitelenmiş; böylece virüsten ölen sağlık personelinin yakınlarına “gelir” bağlanabileceği kabul edilmiştir. Bize göre burada yanlış olan, söz konusu ölümlerin “meslek hastalığı” değil, “iş kazası” olduğudur. Ama bu önemli olmayıp, sonuçta anılan yazı ile gelir bağlanabileceğinin kabul edilmiş olmasıdır.
7) Anılan yazıdan sonra Sosyal Güvenlik Kurumu uyarılmış olmalı ki, 07.05.2020 gün 2020/12 sayılı Genelgesinde “Covid-19 virüsünü yalnızca “bulaşıcı hastalık” olarak nitelemiş; hekimler ve sağlık personeli yönünden “meslek hastalığı” olarak kabul etmemiştir.

III-Meslek hastalığı ve bulaşıcı hastalık kavramı
Meslek hastalığı, 5510 sayılı Yasa’nın 14.maddesinde “Sigortalının çalıştığı veya yaptığı işin niteliğinden dolayı tekrarlanan bir sebeple veya işin yürütüm şartları yüzünden uğradığı geçici veya sürekli hastalık, bedensel veya ruhsal özürlülük halleri” olarak; 6331 sayılı Yasa’nın 3.maddesinde kısaca “Mesleki risklere uğrama sonucu ortaya çıkan hastalık” olarak tanımlanmış;
Çalışma Gücü ve Meslekte Kazanma Gücü Kaybı Oranı Tespit İşlemleri Yönetmeliği’nin 18.maddesinde “bulaşıcı hastalıklar” meslek hastalıkları arasında sayılmıştır. Yönetmeliğin 19.maddesinde “bulaşıcı hastalıklar”ın meslek hastalığı olarak kabul edilebilmesi için
- Görülen işin gereği olarak veya işyerinin özel koşullarının etkisiyle oluşması ve enfeksiyonun laboratuar bulguları ile de kanıtlanması gereklidir.
- İş ve görev gereği olarak bulaştığı kesin olarak saptanan diğer bulaşıcı hastalıklar da meslek hastalığı sayılır. Bunun teşhisinin laboratuar deneyleriyle kanıtlanması gereklidir.
Denilmiştir.

IV-Hekimlerin ve sağlık personelinin virüs bulaşması sonucu hastalanmaları ve ölümleri, iş kazası veya meslek hastalığı sayılabilir mi?
1) Önce şu tespiti yapalım: Salgında görevli olmayan hekim veya sağlık personeli, salgına karşı önlemlerini almışlar ve korunmuşlarsa, virüsten etkilenmeleri söz konusu olmayacaktır. Ama salgında görevli iseler, virüs bulaşmasının, Çalışma Gücü ve Meslekte Kazanma Gücü Kaybı Oranı Tespit İşlemleri Yönetmeliği’nin 19.maddesinde tanımlandığı gibi:
a) Görülen işin gereği olarak veya işyerinin özel koşullarının etkisiyle oluştuğunun kanıtlanması gerekecektir ki, eğer hekim veya sağlık personeli evine gidip gelmiyorsa, toplu taşıma aracına binmiyorsa ve salgın süresince kendilerine ayrılan yerde kalıyorlarsa, kanıta hiç gerek olmamalıdır.

b) Kaldı ki salgında görevli hekimler kendi arabalarını kullanarak korunmakta iken, sağlık personelinin hastaneye gidip gelmeleri için işveren veya Devlet önlem almamışsa, virüsün evde veya toplu taşıma aracında bulaştığı iddia edilmemeli; başka kanıt istenmemelidir. Aynı biçimde ambulans şoföründen ve ambulans görevlilerinden kanıt istenmemelidir.

c) Virüsün, iş ve görev gereği olarak bulaştığı kesin olarak saptandıktan sonra, bunun Sosyal Güvenlik Kurumu’nun Genelgesinde ileri sürüldüğü gibi, yalnızca bir “hastalık” mı, yoksa Çalışma Gücü ve Meslekte Kazanma Gücü Kaybı Oranı Tespit İşlemleri Yönetmeliği’nin 18.maddesinde tanımlandığı gibi “bulaşıcı hastalık” niteliğinde bir “meslek hastalığı” mı sayılması ya da zaman içinde meydana gelmeyip “ani bulaşma” nedeniyle bir “iş kazası” mı kabul edilmesi gerektiği üzerinde durulmalı ve tartışılmalıdır.

2) Bize göre, kavram ve niteleme önemli olmayıp, önemli olan virüs bulaşması sonucu ölen hekimlerin ve sağlık personelinin desteğinden yoksun kalanlara ve iyileşmiş olmakla birlikte vücudunda kalıcı hasar oluşanlara. iş kazası veya meslek hastalığı sigortası dalından gelir bağlanmış olmasıdır.

V-Hekimlerin ve sağlık personelinin virüsten hastalanmaları ve ölümlerinin, iş kazası veya meslek hastalığı sayılması için neler yapılabilir ?
Bu konuda yeni bir yasal düzenlemeye veya yasa değişikliğine gerek bulunmadığı; yürürlükteki yasaların yeterli olduğu düşüncesindeyiz. Yasalar doğru yorumlanırsa, sorun kalmaz.
Bize göre, hekimlerin ve sağlık çalışanlarının Covid-19 nedeniyle ölümlerinin ve iyileşenlerde kalıcı hasar oluşması durumlarının “iş kazası” veya “meslek hastalığı” kabul edilmesi için Sosyal Güvenlik Kurumu’na karşı “tespit davası” açılmalı; davacı hekimin veya sağlık personelinin salgında görevli olmaları yeterli görülüp, başkaca kanıt istenmemeli; tespit davasının karara bağlanmasından sonra:
a) Sosyal Güvenlik Kurumu’na başvurularak, ölenlerin yakınlarına veya bedensel zarara uğraşan kişiye, iş kazası veya meslek hastalığı sigortası dalından “gelir” bağlanması istenmelidir.
b) Görev yapılan hastanelerde yeterli önlemler alınmamışsa, hekimlere ve personele yeterli araç, gereç, malzeme verilmemişse, özel araç temin edilmeyip, toplu taşıma araçlarıyla işe gelmek zorunda bırakılmışlarsa,

- Kamu hastaneleri için Sağlık Bakanlığı’na karşı,
- Özel hastaneler için hem hastaneyi işleten şirkete karşı ve hem Sağlık Bakanlığı’na karşı maddi ve manevi tazminat davaları açılmalı; ölenin yakınları için destekten yoksun kalma tazminatı ile manevi tazminat; bedensel zarara uğrayan (vücudunda kalıcı hasar oluşan) hekim ve sağlık personeli için güç kaybı tazminatı ile manevi tazminat istenmelidir.

Davalar genellikle uzun sürmektedir. Ama içinde yaşadığımız günleri yargıçlar iyi algılayabilirlerse, sorumlu ve duyunçlu davranırlarsa, yüksek yargı da oyalanmayıp çabuk karar verirse, hak yerini bulmuş olacaktır.

VI-Hekimler ve sağlık personeli için zorunlu ferdi kaza sigortası önerisi
Yukarda söylediğimiz gibi, hekimlere ve sağlık personeline iş kazası veya meslek hastalığı sigortası dalından gelir bağlamanın ötesinde “Zorunlu Ferdi Kaza Sigortası” yaptırılması düşünülmelidir.
Hekim hatalarına karşı Tıbbi Kötü Uygulama Zorunlu Mali Sorumluluk Sigortası yaptırma yükümlülüğü getirilirken, hekimliğin ne kadar zor bir meslek olduğu, hekimin en uzun eğitim sürecinden geçtiği, bilim bunca ilerlemişken, bir virüsle başetmenin ne kadar zor olduğu, yaşamın hâlâ bilinmezliklerle dolu olduğu, bu yüzden hekimlerin büyük çoğunluğunun hata yapmaktan sakınmalarına rağmen, kaçınılmaz durumların doğduğu anımsanarak, onları koruyucu bir zorunlu sigorta düşünülmeliydi. Tıpkı Soma maden kazasından sonra “Maden Çalışanları Zorunlu Ferdi Kaza Sigortası” nın yürürlüğe konulduğu gibi, “Hekim ve Sağlık Çalışanları Zorunlu Ferdi Kaza Sigortası” zorunluluğu getirilmeli; sigorta limiti en az 300.000 TL. olmalıdır.

VII- Devletin sorumluluğu
1) Anayasa’nın 56.maddesine göre "Devlet, herkesin hayatını, beden ve ruh sağlığı içinde sürdürmesini sağlamak; sağlık kuruluşlarını tek elden planlayıp hizmet vermesini düzenlemekle” yükümlüdür. Bu yükümlülük, gene Anayasa'nın 5.maddesine göre "sosyal hukuk devleti" olmanın bir gereğidir.
56.maddenin 3.fıkrasına göre, Devlet, sağlık kuruluşlarını tek elden planlayıp hizmet vermesini düzenlemekle;
56.maddenin 4.fıkrasına göre, Devlet, bu görevini kamu ve özel kesimlerdeki sağlık ve sosyal kurumlarından yararlanarak, onları denetleyerek gerçekleştirmekle yükümlüdür.

Yukardaki Anayasa hükümlerine göre, Devletin ilgili birimleri (örneğin Sağlık Bakanlığı) “düzenleme” ve “denetim” görevlerini gereği gibi yerine getirmemişlerse, “hizmet kusuru” işlemiş olurlar ve Devlet, diğer sorumlularla birlikte “ortaklaşa sorumlu” olur.
Devletin özel hastanelerden sorumluluğuna ilişkin davalar, Danıştay’ca gerekçeli onama kararlarıyla kabul edilmiştir.

2) Devletin sağlıktan sorumluluğu konusunda 1961 ve 1982 Anayasaları arasında bazı farklılıklar vardır. 1961 Anayasası’nın 49.maddesinin başlığı “Sağlık Hakkı”dır. 1982 Anayasasının başlığı ise “Sağlık Hizmetleri ve Çevrenin Korunması”dır. Her ne kadar günümüz koşullarında çevre sağlığı ve çevrenin korunması önemli bir konu olup. bunun 1982 Anayasasında yer alması doğru ise de, 1961 Anayasası’nın 49.maddesi 1.fıkrasında “Devletin, herkesin beden ve ruh sağlığı içinde yaşayabilmesini ve tıbbi bakım görmesini sağlamakla yükümlü olduğu” açıklanmasına göre, 1961 Anayasasında sosyal devlet ilkesi ağır basmaktadır. 1982 tarihinden sonra sağlığın nasıl ticarileştiğini ve parası olmayanın tedavi olanaklarından yararlanmasının nasıl güçleştiğini unutmayalım.

3) Gerçi, 1961 Anayasasının 53.maddesinde, devletin sosyal hakları gerçekleştirmek için üstlendiği yükümlülüklere bir sınır getirilmiş ve sosyal hakların gerçekleştirilmesi “ekonomik gelişmeye” ve “mali kaynakların yeterliği ölçüsüne” bağlanmış ise de, aynı yıl kabul edilip yürürlüğe konulan 224 sayılı Sağlık Hizmetlerinin Sosyalleştirilmesi Hakkında Kanun ile kısmen veya tamamen ücretsiz bir ulusal sağlık sistemi tasarlanmış; sağlık ocakları ve ana çocuk sağlığı merkezleri açılarak ücretsiz hizmet verilmeye başlanmıştır. Ne yazık ki Pazar ekonomisine bağlı hükümetlerin iktidara gelmesiyle 224 sayılı yasa rafa kaldırılmıştır. Yasada “Sağlıklı yaşam ve sağlık hizmetleri herkese, her zaman ve her yerde verilmesi gereken, doğuştan kazanılmış bir hak ve bu hakkın yerine getirilmesi de temel devlet görevi” olarak kabul edilmiş; kamu sağlık harcamalarının Devletçe karşılanması ve koruyucu hekimliğin yurt genelinde yaygınlaştırılarak sağlık hizmetlerinin herkes için erişilebilir kılınması amacı güdülmüş” idi.

4) 1982 Anayasasının 56.maddesinin başlığının “sağlık hakkı” değil de “sağlık hizmeti” olmasının ve Anayasanın 65.maddesine göre, Devletin, sosyal ve ekonomik alanlarda Anayasa ile belirlenen görevlerini, bu görevlerin amaçlarına uygun öncelikleri gözeterek “mali kaynaklarının yeterliği ölçüsünde” yerine getirecek olmasının, sosyal devlet ilkesiyle bağdaşmadığı, 1982 Anayasasının, 1961 Anayasasının gerisinde kaldığı; günümüz yönetimlerinin, 65.maddenin uygulanmasında sağlığa “öncelik” vermedikleri kanısındayız.
Dahası bize göre, yaşamakta olduğumuz salgın günlerine bakarak, Anayasanın 65.maddesi üzerinde durulup düşünülmeli; bu madde değiştirilmeli, sağlığa ve eğitime öncelik verilmeli; bütçeden en büyük paylar onlara ayrılmalıdır.

5) Devletin sorumluluğundan bunca söz etmemizin iki nedeni vardır:
Birincisi, Anayasanın 56.maddesi 3.fıkrasına göre “sağlık kuruluşlarını tek elden planlayıp hizmet vermesini düzenlemekle” yükümlü Devlet, kamu ve özel hastane ayrımı yapılmaksızın tüm hekimlerin ve sağlık personelinin en büyük patronu, asıl işvereni, baş sorumlusudur. Bu nedenle tüm işyerlerinde 6331 sayılı Yasa’da belirtildiği gibi, hastanelerde akla gelebilecek her türlü önlemleri almakla; teknolojideki gelişmeleri de izleyerek her türlü riskleri dikkate almak zorundadır.

İkincisi, Devlet işçi ve işveren ayrımı yapmaksızın tüm çalışma yaşamını düzenlemekle, iş (istihdam) yaratan işyerlerini ayakta tutmaya çalışmakla, böylece işsizliği de önlemekle; işyerlerinin yasa ve yönetmeliklere uygun olarak çalışmalarını sağlamakla ve denetlemelerini asla ihmal etmemekle yükümlüdür. Örneğin, Soma kazasındaki denetim yetersizlikleri gibi, yaşamakta olduğumuz salgın günlerinde de gerek sağlık kuruluşlarının, gerek büyük küçük tüm işyerlerinin denetimi düzenli olarak yapılmalıdır.

VIII-Tüm çalışanlar yönünden salgın ile iş kazaları arasında bağlantı kurulup kurulamayacağı
Virüsün, iş ve çalışma ortamında bulaştığı kanıtlanmak koşuluyla, iş kazası olarak kabul edilebilir mi ?
İşveren, hem İş Sağlığı ve Güvenliği Kanunu’na göre, hem Borçlar Kanunu’nun hizmet sözleşmesine ilişkin hükümlerine göre, işyerinde her türlü sağlık ve güvenlik önlemlerini almakla yükümlü olmakla, eğer bir işçi virüs bulaşması sonucu hastalanmış veya ölmüşse, bunun işverenin yeterli önlemler almaması sonucu, iş ve işyeri koşullarından kaynaklandığı savıyla, işveren sorumlu tutulabilir mi, gerek işverenin sorumluluğu yönünden, gerek Sosyal Güven Yasası yönünden bu bir iş kazası sayılabilir mi ?

Virüsün iş ve çalışma ortamından kaynaklandığını kanıtlamak oldukta güç olacaktır. Çünkü, Covid-19’un tıbbi verilere göre kuluçka süresinin (14) gün olmasına göre, hastalanan ve ölen işçinin bu (14) gün içinde virüsü nereden kaptığını tespit etmek âdeta imkânsız gibidir.

Örneğin, işçinin aile bireylerinden ve evine gelip gidenlerden hiç birinde hastalık belirtileri olmadığı; işe toplu taşıma aracıyla değil, kendisinin kullandığı otomobil veya motosikletle gelip gittiği, işyerinde bazı işçilerin hastalanmaları sonucu virüsün onlardan bulaştığı gibi kanıtlar ortaya konulsa bile, gene de bunu bir “iş kazası” olarak kabul edebilmek âdeta bir zorlama olacaktır. Çünkü, kendi aracıyla işe gelip giden işçi, benzin istasyonundan yakıt alırken, bir marketten veya bakkaldan alışveriş yaparken de virüs kapmış olabilir.
Şu örnekler üzerinde de durabiliriz: İşçi, toplu taşıma aracıyla işe gelip giderken virüs bulaşmışsa, işverenin servis aracı işletmek gibi bir yükümlülüğü olduğu savıyla sorumlu tutulması mümkün olabilir mi ? Ya da işçinin ailesinde ve yakınları arasında hastalanan bulunmayıp, toplu taşıma aracı da kullanmıyor olmasına karşın, işyerinde çok sayıda işçinin hastalanması nedeniyle virüsün işyerinde bulaşmış olduğu ileri sürülebilir mi?
Görüldüğü üzere, virüs bulaşmasının “iş kazası” sayılmasının kanıtlanması oldukça güç, hatta imkânsız gibidir.

 

 
Arabul
Özel Arama
Kimler Sitede
Şu anda 1741 konuk ve 1 üye çevrimiçi
  • tdal