ENFLASYON KOŞULLARINDA TAZMİNAT VE ALACAKLAR
ENFLASYON KOŞULLARINDA
TAZMİNAT VE ALACAKLARIN DEĞERLENDİRİLMESİ
ÇELİK AHMET ÇELİK
ÖZET
1) Ülkemizde uzun süredir yaşanmakta olan yüksek enflasyon ve paranın alım gücündeki olağanüstü düşüş nedeniyle, taraflar arasında denge bozulmuş; zamanında ödenmeyen alacaktaki değer kaybının giderilmesi gerektiği Anayasa Mahkemesi kararlaıyla kabul edilmiş, enflasyon ve paranın alım gücü oranında alacağın “güncellenmesi” önerilmiştir.
2) Enflasyon koşullarında yeni açılacak davalarda, yoksulluk ve açlık sınırının altında ücretler üzerinden yapılacak tazminat hesapları “gerçek zararı” yansıtmayacaktır. Bu nedenle, en az yoksulluk sınırının üzerinde dört kişilik bir ailenin zorunlu ihtiyaçlarını karşılayacak bir kazanç unsuru üzerinden tazminat hesabı yapılması, hak ve adalet ilkeleri gereği olacaktır,
3) Dava öncesi yapılan yetersiz ödemelerin de, enflasyon ve paranın alım gücü oranında
“güncellenerek” en son verilere göre hesaplanan tazminat tutarlarından indirilmesi, borçlu yönünden gene hak ve adalet ilkeleri gereği olacaktır.
4) Enflasyn koşullarında tazminat ve alacakların değerlendirilmesi konusunda Anayasa Mahkemesi kararları aşağıdaki bölümlerde değerlendirilecektir.
I- ENFLASYON KOŞULLARINDA ALACAĞIN DEĞER KAYBI
1- Zamanında ödenmeyen alacağın değer kaybı nedir
a) Ülkemizde son yıllarda yüksek enflasyon nedeniyle paramızın alım gücü hızla düşmekte; taraflar arasında denge bozulmakta, alacak-borç ilişkileri çıkmaza girmektedir. Bu koşullar altında, aşağıda açıklanacak Anayasa Mahkemesi kararlarında kabul edildiği üzere, zamanında ödenmeyen alacak, enflasyon koşullarında paranın alım gücü oranında değer kaybetmekte, alacaklı gerçek değeri üzerinden alacağını alamamaktadır.
Bunu somut bir örnekle açıklayalım:
Diyelim ki, 2020 yılında sonuçlanan bir davada, mahkemece 600.000 TL. tazminata hükmedilmiş: ilam icraya konulmuştur. Buna karşı, davalı kanun yollarına (istinaf, temyiz) başvururken, icra dosyasına teminat mektubu koyduğu için, davacı alacağını alamamıştır.
İstinaf ve temyiz aşamaları uzun sürmüş, aradan tam (5) yıl geçtikten sonra karar kesinleşmiş. alacaklı alacağını 2025 yılında icra dosyasından birikmiş faiziyle birlikte 900.000 TL olarak almıştır.
Şimdi bu tahsil edilen faiziyle birlikte 900.000 TL. davacının gerçek zararını karşılamış mıdır ? Elbette hayır. Aradan geçen (5) yılda paranın alım gücü olağanüstü düşmüştür. Bu nedenle 600.000 TL. ve faiziyle birlikte 900.000 TL. tazminatın enflasyon ve paranın alım gücü oranında “güncellenmesi” hak ve adalet ilkeleri gereği olacaktır.
2- Zamanında ödenmeyen alacağın değer kaybı nasıl hesaplanacaktır
Zamanında ödenmeyen alacak, enflasyon etkisiyle ve paranın alım gücündeki düşüş nedeniyle değer kaybettiğine göre, bu değer kaybı, enflasyon oranı, Merkez Bankası yıllık mevduat faiz oranı, altın fiatları ve Dolar kurundaki artış üzerinden belirlenecek ve hesaplanacaktır. İlerde hesap örnekleri vereceğiz ve bunların ne derece gerçeği yansıttığına ilişkin değerlendirmeler yapacağız.
3- Alacağın değer kaybına ilişkin Anayasa Mahkemesi kararları
a) Anayasa Mahkemesi’nin 08.07.2025 gün 2024/41763 Başvuru sayılı kararına göre:
Alacaklının alacağını geç tahsil etmesi halinde, enflasyon karşısında meydana gelen değer kaybının giderilmemesi, alacağına gerçek değeriyle ulaşmasını engellemekte; borçlunun ise borcunu gerçek değerinin altında ödemesine yol açmaktadır. Bu durum, taraflar arasındaki adil dengeyi alacaklı aleyhine bozmakta ve alacaklıya ölçüsüz bir külfet yüklemektedir. Adil dengenin kurulabilmesi için borçlunun borcunu gerçek değeri üzerinden ödemesi gerekir.
Enflasyon ve buna bağlı olarak oluşan döviz kuru, mevduat faizi, Hazine bonosu ve devlet tahvili faiz oranlarının sabit yasal ve temerrüt faiz oranlarının çok üstünde gerçekleşmesi; borçlunun yararlanması, alacaklının ise zarara uğraması sonucunu doğurmaktadır.
Mülkiyet hakkı kapsamında alacağın geç ödenmesi durumunda aradan geçen sürede enflasyon nedeniyle paranın değerinde oluşan hissedilir aşınmayla mülkiyetin gerçek değeri azaldığı gibi bu bedelin tasarruf veya yatırım aracı olarak getirisinden yararlanmak imkânı da yoktur. Bu şekilde kişiler mülkiyet haklarından yoksun edilerek haksızlığa uğratılmaktadır, (AYM, E.2008/58, K.2011/37, 10/2/2011).
b) Anayasa Mahkemesi’nin 22.07.2025 gün E2024/24. K.2025/164 sayılı kararında, zamanında ödenmeyen alacağın, enflasyon koşullarında paranın alım gücü oranında değer kaybına uğradığı şu gerekçelerle kabul olunmuştur:
“Alacaklının alacağını geç tahsil etmesi halinde, enflasyon karşısında meydana gelen değer kaybının giderilmemesi, alacağına gerçek değeriyle ulaşmasını engellemekte; borçlunun ise borcunu gerçek değerinin altında ödemesine yol açmaktadır. Bu durum, taraflar arasındaki adil dengeyi alacaklı aleyhine bozmakta ve alacaklıya ölçüsüz bir külfet yüklemektedir. Adil dengenin kurulabilmesi için borçlunun borcunu gerçek değeri üzerinden ödemesi gerekir.
Yüksek enflasyonist ortamlarda parayı elinde bulundurmanın ve çeşitli yollarla değerlendirmenin getirisi para borcunun ödenmesi sırasında ödenecek kanuni faiz oranının çok üzerinde olacağından borçlu borcunu süresinde ödemekten kaçınabilecektir. Para borcunun belirtilen sebeplerle geç ödenmesi alacaklının yoksun kaldığı paranın ödendiği tarihe kadar geçen sürede enflasyon etkisiyle makul olanın ötesinde bir ekonomik kayıp yaşamasına neden olacaktır” denilmiştir.
Kararda, zamanında ödenmeyen alacağın değer kaybı nasıl hesaplanacağı ko nusunda “Hak edildiği halde zamanında alınamayan alacağın değerinde oluşacak aşınmanın. enflasyonun etkilerinden arındırılarak güncelleştirilmesi, diğer bir ifadeyle alacağa hak kazanıldığı tarih ile ödeme tarihi arasında geçen süredeki değer kaybını giderecek biçimde bir uygulama yapılması gerektiği” açıklaması yapılmıştır.
c) Anayasa Mahkemesi’nin 15.12.1998 gün E.1997/34 K.1998/79 sayılı kararında:
Enflasyon ve buna bağlı olarak oluşan döviz kuru, mevduat faizi, hazine bonosu ve devlet tahvili faiz oranlarının sabit yasal ve temerrüt faiz oranlarının çok üstünde gerçekleşmesi borçlunun yararlanması alacaklının zarara uğraması sonucunu doğurmuştur, denilmiştir.
4- Enflasyon etkisiyle alacağın değer kaybının borçluya ödetilmesi, malvarlığında haksız çoğalmanın giderilmesi olarak değerlendirilmelidir.
Yukardaki Anayasa Mahkemesi kararlarından çıkardığımız sonuca göre:
Alacağın zamanında ödenmemesi durumunda, alacaklı paranın getirisinden yararlanamamakta; borçlu ödemenin geciktiği süre içinde parayı işleterek veya bankaya koyup faizini alabilmekte, dahası enflasyon etkisiyle geç ödemeden yarar sağlamaktadır.
Yüksek enflasyon, dolar kurundaki artış, altının olağanüstü değerlenmesi, paranın satın alma gücünde azalma etkisiyle, zamanında ödenmeyen alacağın değer kaybetmesi, borçlunun malvarlığında çoğalma, alacaklının malvarlığında azalma sonucunu doğurduğu; borçlunun kanun yollarına başvurması bir hakkın kullanılması ise de, geç ödemenin yarattığı değer kaybından dolaylı olarak yararlanmış olduğundan, malvarlığındaki haksız çoğalmayı alacaklıya vermesi gerektiği sonucuna varılmıştır. Anayasa Mahkemesi kararlarında da mülkiyet hakkı yönünden değerlendirmeler yapılmıştır
5- Alacaktaki “değer kaybının” borçludan istebilmesinin hukuksal gerekçesi
Zamanında ödenmeyen alacaktaki değer kaybının borçludan istenebilmesinin hukuksal gerekçesi ne olacaktır.
a) Yüksek enflasyon ve paranın alım gücündeki olağanüstü düşüş nedeniyle taraflar arasında bozulan dengeye hakça çözüm arayışları yeni bir durum değildir. Hukuk tarihinde bunun örnekleri pek çoktur. İlk örneği Roma Hukuku’nda buluyoruz. Sözleşmelerin her durumda yerine getirilmesi kuralına uyma (Pacta sund servanda) koşulunun olanaksız hale gelmesine veya taraflara ağır külfet yüklemesi durumuna çözüm olarak, sözleşmelerin yeni koşullara uyarlanması (Clausula rebus sic stantibus) kuralı getirilmiştir.
Yüzyıllar sonra çeşitli ülkelerdeki ekonomik krizler, yüksek enflasyon, savaşlar sonrası paranın alım gücündeki olağanüstü düşüşler, taraflar arasındaki dengenin bozulması, karşılıklı edimlerin yerine getirilemez hale gelmesi veya güçleşmesi gibi durumlara hakça çözümler aranmış; Roma Hukuku’ndaki Clausula rebus sic stantibus (sözleşmelerin değişen koşullara uydurulması) kuralı örnek alınmıştır. İlk uygulamalarda hukuksal dayanak dürüstlük kuralı, daha sonra hakkaniyet ilkesi iken, zamanlar emprevizyon (öngörülemezlik) kuramına dayalı olarak, ekonomide beklenmeyen olağanüstü değişiklikler yüksek enflasyon, paranın alım gücünün aşırı düşüşü gibi nedenlerle borçlunun borcunu ödeyemez hale gelmesinin veya aşırı ödeme güçlüğünün yarattığı adaletsiz durumlara çözüm olarak alacak-borç ilişkisinin değişen koşullara “uyarlanması” kuralı uygulanmıştır.
b) Yukarda açıklanan durumlar ve çözümler bir yasal düzenleme yapılmaksızın uzun yıllar boyunca uygulandıktan sonra, yasa hükmü halini almıştır. Bizde de önceki 818 sayılı Borçlar Kanunu’nda bir hüküm olmaksızın, savaş, enflasyon, para değerinin düşmesi sonucu sözleşmelerin yerine getirilmesindeki imkansızlık, ödeme güçlüğü gibi durumlara dürüstlük kuralı (TMK. m.2) ve hakkaniyet ilkesiyle çözüm aranmış; uzun yıllar uygulandıktan sonra, 2011 yılında yürürlüğe konulan 6098 sayılı Türk Borçlar Kanunu’nun 138.maddesinde “aşırı ifa güçlüğü” başlığı altında yasa hükmü halini almıştır. Yasanın gerekçesi, ekonomik kriz, enflasyon, döviz dalgalanmaları, para değerinin düşmesi sonucu işlem temelinin çökmesi, öngörülemeyen olağanüstü durumlar olup, borçluya uyarlama veya sözleşmenin feshini isteme hakkı tanınmıştır.
c) 6098 sayılı TBK’nun 138.maddesi sözleşmelere ilişkin olup, haksız fiillere uygulanabilir mi ? Gene TBK’nun 114.maddesi 2.fıkrasında “Haksız fiil sorumluluğuna ilişkin hükümler, kıyas yoluyla sözleşmeye aykırılık hâllerine de uygulanır” denilmesine göre, sözleşme hükümlerinin haksız fiillere kıyasen uygulanmasına yasal bir engel bulunmamalıdır. O halde, haksız fiillerden ve hukuka aykırı olaylardan kaynaklanan zararlar nedeniyle tazminat alacaklarına TBK’nun 138.maddesi kıyasen uygulanabilir ve geç ödeme nedeniyle enflasyon koşullarında paranın alım gücündeki düşüş oranında “uyarlama” istenebilir. Böylece haksız fiillerden ve hukuka aykırı olaylardan kaynaklanan zararlara ilişkin tazminat alacaklarının geç ödenmesi nedeniyle paranın alım gücündeki düşüş oranında değer artırımının (uyarlamanın) yasal dayanağı, TBK’nun 114.maddesi 2.fıkrası gereği TBK’nun 138.maddesi olabilir. Madde metninde “öngörülemezlik” ve “uyarlama” kavramları yer aldığına göre, bunlar haksız fiillerden kaynaklanan alacak ve borç ilişkilerine de uygun düşecek ve kıyasen uygulanabilecektir. .
d) Ancak sözleşmeler için “uyarlama” ile haksız fiillerdeki uygulama birbirinden farklıdır. Örneğin haksız fiil alacaklarında, sözleşmelerde olduğu gibi fesih söz konusu olamaz. O halde haksız fiillerden kaynaklanan tazminat alacaklarının enflasyon ve paranın alım gücündeki düşüş oranında değerlendirmesine “güncelleme” dememiz daha doğru olacaktır. Hem güncellemenin uygulanması, uyarlamadan çok farklıdır.
Anayasa Mahkemesi’nin 22.07.2025 gün E2024/24. K.2025/164 sayılı kararında da yüksek enflasyon ve paranın alım gücündeki düşüş nedeniyle zamanında ödenmeyen alacakta oluşan “değer kaybının” giderilmesi işlemine “güncelleştirme” denilmiştir.
Öte yandan “güncelleme” yeni bir kavram, yeni bir uygulama değildir. Uzun yıllardan beri yargıda uygulanan ve Yargıtay kararlarıyla yerleşik hale gelen bir kural olup, dava öncesi ödemeler, dava sırasında hesaplanan miktardan “güncellenerek” düşülmektedir. Bunun nasıl yapıldığını ilerde açıklayacağız.
e) Enflasyon koşullarında tazminat ve alacakların nasıl güncellenmesi, zamanında ödenmeyen alacaktaki değer kaybının nasıl hesaplanması gerektiğini yukarda 2 no.lu bölümde kısaca açıkladık. İlerde hesap örnekleri vereceğiz ve bunların ne derece gerçeği yansıttığına ilişkin değerlendirmeler yapacağız.
f) Kimileri buna “munzam zarar” demişse de, bu niteleme yanlıştır. Çünkü, bir “artan zarar - ek zarar” söz konusu değildir. Munzam zarar ya da yasadaki deyimiyle aşkın zarar, asıl alacak ve temerrüt faizi toplamının çeşitli nedenlerle alacaklının alacağını tam alamamış olmasından dolayı, asıl alacaktan bağımsız yeni bir alacaktır. Şöyle de denilebilir: Asıl borçtan tamamen bağımsız yeni bir borçtur. (TBK m.122)
Yazımızın konusu olan enflasyon koşullarında tazminat ve alacağın “paranın alım gücü” oranında “güncellenmesi” uygulamasında, yeni bir zarar, asıl alacağı aşan, ondan bağımsız yeni bir zarar (munzam zarar-aşkın zarar) söz konusu değildir. Paranın geç ödenmesi, davanın gereğinden fazla uzaması (makul sürede sonuçlanmaması) gibi nedenlerle mahkemece hüküm altına alınan tazminat ve alacak tutarı “gerçek hak ve alacağın” karşılığı olmadığından, para değerindeki aşırı düşüş (Türk Parasının olağanüstü değer kaybı) oranında
tazminat ve alacağın “güncellenmesi” gerekmektedir. Bu hak ve adalet ilkeleri gereğidir.
g) Bize göre, güncellenen alacak ne munzam zarardır, ne de davaların “makul sürede” sonuçlanmamış olmasından dolayı hizmet kusurudur. Bu, yüksek enflasyon koşulları ve paranın alım gücündeki olağanüstü düşüş ve bu koşullarda paranın geç ödenmesi nedeniyle doğan kendine özgü bir zarar türü olup, davalı, kanun yollarına başvurmada haklı olsa bile, güncellenen alacağı ödemek zorundadır. Çünkü davacının gerçek zararı, mahkemenin karar verdiği tarihteki tazminat tutarı değil, yıllar sonra ödenecek olan tazminat ve alacak tutarıdır.
6- Hukuksal niteleme konusunda vardığımız sonuç
Davacının mahkemece hüküm altına alınan parayı kısa zamanda alamayıp, davalının icra dosyasına teminat mektubu koyarak kanun yollarına başvurması sonucu, bir kaç yıl sonra tahsil edebilmiş olmasından dolayı “gerçek zararını” alamamış olması nedeniyle, davalıya karşı açacağı davanın hukuksal gerekçesi “yüksek enflasyon koşulları ve paranın alım gücündeki olağanüstü düşüş olup, bu koşullarda paranın geç ödenmesinden ğan zararını “kendine özgü bir zarar türü” olarak niteleyebiliriz.
Bunun hukuksal ve yasal dayanağı, daha önce belirttiğimiz üzere. TBK’nun 114.maddesi 2.fıkrası gereği TBK’nun 138.maddesi olabileceği gibi, yasa hükmü olmasa bile, hukukta yeni bir kural, yeni bir dava türü olarak kabul edebiliriz. Değişen yaşam koşullarına ve toplumun ihtiyaçlarına göre hukukta yeni kurallar konulması yoluna her zaman başvurulmuştur. Hukuk tarihinde Roma Hukuku’ndan başlayarak bunun örnekleri pek çoktur.
7- Davanın uzaması (makul sürede sonuçlanmaması) sonucu, paranın alım gücündeki aşırı düşüş nedeniyle Devletten tazminat istenebilir mi?
a) Dava, tarafların kusuru ve savsaması olmaksızın, yargının yavaş işlemesi nedeniyle “makul sürede” sonuçlanmamışsa, “hizmet kusuru” nedeniyle Adalet Bakanlığı’ndan tazminat istenebilir mi?
Bu tartışılmalıdır.
b) Davaların makul sürede sonuçlanmamış olması nedeniyle Anayasa Mahkemesine bireysel başvurulardan önce Adalet Bakanlığı Tazminat Komisyonu’na başvurulması istenmekte; gerek Anayasa Mahkemesi’ Bireysel Başvuru kararlarında hükmedilen tazminat tutarları, gerek ondan önce Tazminat Komisyonu’na başvurularda önerilen tazminat miktarı, gerçek zararı karşılamaktan çok uzaktır. Bizce bu başvurular enflasyon koşullarına göre değerlendirilmelidir.
8- İşçi ücretlerinin geç ödenmesi durumunda “güncelleme “ yapılmalıdır.
a) Buraya kadar olan bölümlerde, tazminat ve alacakların geç ödenmesi durumunda, enflasyon ve para değerindeki aşırı düşüşler nedeniyle “güncelleme” konusunu haksız fiiller yönünden ele aldık.
Aynı kurallar ve yöntemler işçi alacaklarının geç ödenmesi durumlarına da uygulanabilmelidir. Üstelik daha da ileri gidilip, güncelleme başlangıcının, dava öncesinden ücretin ödenmesi gerektiği tarihten başlatılması da mümkündür. Çünkü:
4857 sayılı İş Kanunu’nun ücrete ilişkin 32.maddesi 4.fıkrasında: “Ücret en geç ayda bir ödenir” denilmesine göre, bu sürenin bitiminde işçinin ücretini ödemeyen işverenin, ihtara gerek kalmaksızın (Yasa’nın emredici ve kesin hükmü gereği) temerrüde düşmüş olacağı kabul edilmelidir.
Gene 32.maddenin 5.fıkrasında: “İş sözleşmelerinin sona ermesinde, işçinin ücreti ile sözleşme ve Kanundan doğan para ile ölçülmesi mümkün menfaatlerinin tam olarak ödenmesi zorunlu” tutulmasına göre, bu “zorunluluk” gereği, (ihtarnameye gerek kalmadan) işverenin ücreti ödemesi gerektiği tarihte temerrüde düştüğünün kabul olunması ve faiz başlangıcının buna göre belirlenmesi gerekmektedir.
Şunu belirtelim ki, yasa hükmüne göre faiz başlangıcı, işçinin ödenmeyen ücretlerinin tümü için değil, her bir “aylık ücretin” ödenmesi gerektiği tarih o aya ait ücretin faiz başlangıcı olacaktır.
b) Yukardaki yasa hükümlerine göre, işçi alacakları için açılacak davalarda temerrüt tarihi, dava tarihi değil, yasa hükümlerinde belirtilen tarihler olacağına göre, geç ödenen ücretlerin, enflasyon koşullarında paranın alım gücündeki düşüş oranında “güncellenmesi” hak ve adalet ilkeleri gereği olacaktır.
II-ALACAĞIN DEĞER KAYBI NASIL HESAPLANABİLİR
1- Enflasyon koşullarında alacağın değer kaybı
Yukardaki bölümlerde açıklanan Anayasa Mahkemesi kararlarında da kabul edildiği üzere, zamanında ödenmeyen alacak, enflasyon koşullarında paranın alım gücü oranında değer kaybetmekte, alacaklı gerçek değeri üzerinden alacağını alamamaktadır.
Enflasyon koşullarında zamanında ödenmeyen “alacağın değer kaybını” somut örneklerle ve rakam belirterek açıklayalım:
Diyelim ki, 2020 yılında sonuçlanan bir davada, mahkemece 600.000 TL. tazminata hükmedilmiş olup, icraya konulan ilama karşı, davalı kanun yollarına (istinaf, temyiz) başvururken, icra dosyasına teminat mektubu koyduğu için, davacı alacağını tahsil edemeyecektir.. İstinaf ve temyiz aşamaları uzun sürmüş ve 2025 yılına gelinmiştir.
Bu örneğe göre 600.000 TL’nın 2020 yılı ile 2025 yılındaki değerini ürünler üzerinden karşılaştıralım:
Ürün türü 2020 yılı 2025 yılı
Konut (1+2) 350-400.000 19-25.000.000
Otomobil (En düşük) 80-120.000 1,5-2.000.000
1 kilo et veya kıyma 35-45 TL. 800-1000 TL.
Bir ekmek (Ortalama) 1 TL. 30-60 TL.
Buzdolabı 2.500-3.000 12-15.000 TL.
Çamaşır makinesi 2.400 TL. 14.000 TL.
Bulaşık makinesi 1.800 TL. 10-12.000 TL.
Yukardaki tabloyu şöyle değerlendirelim:
- 2020 yılında sonuçlanan davada davacı 600.000 TL. alacağını hemen alabilseydi, bu para ile 350-400.000 TL’ya bir ev veya daire; artan 200.000 TL’nın 80.000 TL’sı ile bir otomobil alabilecek; geriye elinde 120-150.000 Tl. bir para kalacaktı; bu para birkaç yıl günlük beslenme ve giyim ihtiyaçlarını, çocuklarının okul masraflarını karşılayabilecekti. 2020 yılında asgari ücretin 2.943,00 TL, net 2.324,70 TL olmasına göre bir işçi ailesi bir çok şeyi alamasa bile geçim sıkıntısı çekmeyecek; 35-45 liraya bir kilo et, 5-15 lira arasında
sebze, meyva alabilecekti.
- Davacı, mahkemece hüküm altına alınan 600.000 TL’yı 31.05.2025 tarihine kadar %9 ve 01.06.2025 tarihinden sonra % 24 faiz eklenmek suretiyle tahsil ettiğinde, ev ve araba almak şöyle dursun, bu para ile doğru dürüst geçinemeyecektir.
Bu tespitlere göre, 2020 yılında 600.000 Tl olan alacaktaki değer kaybını hesaplamak, 2025 koşullarına göre “güncellemek” gerekecektir.
2- Alacaktaki değer kaybı nasıl giderilebilir ?
a) Hemen belirtelim ki, aşağıda çeşitli biçimlerde yapılacak hesaplamalarda görüleceği üzere, ülkemiz öylesine bir ekonomik çöküntü içindedir ki, ne enflasyon oranları, ne paramızın alım gücündeki düşüş oranı üzerinden yapılacak hesaplar, zamanında ödenmeyen alacağın “gerçek değer kaybını” ortaya koyamayacaktır. Yukardaki ürün tablosu bunu göstermektedir. Kısaca, günümüz koşullarında alacaktaki değer kaybı hiçbir biçimde giderilemeyecektir. Bununla birlikte, uygun bir formül ve hesaplama ile alacaktaki değer kaybı, az da olsa, giderilmeli; borçlu, yüksek enflasyonun sorumlusu olmadığına göre, onun da ödeme gücünü aşmayacak bir miktar belirlenmelidir.
b) Anayasa Mahkemesi kararlarına göre, borçlu, zamanında ödenmeyen ve enflasyon etkisiyle eriyen alacağı, paranın alım gücündeki düşüş oranında ödemekle yükümlü olacaktır. Çünkü ödeme tarihindeki alacak bir “miktar” değil, bir “değer”dir. Zamanında ödenmeyen paranın ödeme tarihindeki ekonomik koşullara göre değerlendirilmesine, sözleşmelerden kaynaklanan alacaklarda “uyarlama” ve haksız fiillerden kaynaklanan tazminatlarda “güncelleme” denilmektedir.
Anayasa Mahkemesi’nin 22.07.2025 gün E2024/24. K.2025/164 sayılı kararında, zamanında ödenmeyen alacağın değerinde oluşacak aşınmanın. enflasyonun etkilerinden arındırılarak “güncelleştirilmesi” diğer bir ifadeyle alacağa hak kazanıldığı tarih ile ödeme tarihi arasında geçen süredeki değer kaybının giderilmesi gerektiği açıklanmıştır.
3- Alacaktaki değer kaybının hesaplanması (Güncelleme)
2020 yılından 2025 yılına kadar yüksek enflasyonun etkisiyle Türk Lirası olağanüstü değer kaybetmiş olup, paranın alım gücü kaybı, ağırlıklı olarak enflasyon oranı, Merkez Bankası yıllık mevduat faiz oranı, altın fiatları ve Dolar kurundaki artışla ölçülmektedir. Aşağıda bu ölçüleri kullanarak sonuçlarına bakacağız ve en adaletli olduğuna inandığımız hesaplama biçimini seçeceğiz.
a) Dolar kuru üzerinden güncelleme
- 2020 yılında Dolar kuru ortalama 7.17 TL. olup, 600.000 TL. alacağın Dolar olarak tutarı: 600.000 / 7.17 = 83.682 Dolar
- 2025 yılı sonunda 42.00 TL. olan Dolar kuruna göre, 83.682 Doların Türk Lirası karşılığı: 83.682 x 42,00 = 3.514.644 TL.
b) Enflasyon oranlarına göre güncelleme
Beş yıllık % 592,5 enflasyon oranı üzerinden 600.000 TL’nın (5) yıl sonraki güncellenmiş tutarı: 600.000 x % 592,5 = 3.495.077 TL.
c) TCMB mevduat faiz oranına göre güncelleme
TCMB beş yıllık % 641,5 mevduat faiz oranına göre 600.000 TL’nın (5) yıl sonraki güncellenmiş tutarı: 600.000 x % 641,5 = 3.249.268 TL
ç) Altın fiatlarına göre güncelleme
- 2020 yılında 288 TL üzerinden 600.000 TL. ile alınabilecek Gram Altın miktarı:
600.000 / 288 = 2.084 Gram Altın
- Şimdi 2025 yılında ortalama 5.942 TL. Gram Altın fiatı ile 2.084 Gram Altını çarparak, 600.00 TL’nın 2025 yılında güncellenmiş tutarını belirleyelim:
2.084 Gram Altın x 5.942 TL = 12.385.466 TL.
d) Karşılaştırma
600.000 TL.alacağın 2025 yılında güncellenmiş tutarı:
Dolar kuruna göre: 3.514.644 TL.
Enflasyon oranlarına göre: 3.495.077 TL.
TCMB mevduat faiz oranlarına göre: 3.249.268 TL
Altın fiatlarına göre: 12.385.466 TL
e) Değerlendirme
Yukarda görüldüğü gibi, Dolar kuruna, enflasyon oranına ve Merkez Bankası mevduat faiz oranlarına göre yapılan hesaplamalar birbirine yakın ve çok düşüktür., Altın üzerinden yapılan hesaplama ise çok yüksektir.
Bize göre, altın üzerinden yapılan hesaplama az çok gerçeği yansıtmakta; alacaktaki beş yıllık “değer kaybını” ortaya koymaktadır.
Buna karşılık, enflasyon oranı, Dolar Kuru ve Merkez Bankası mevduat faiz oranlarına göre yapılan hesaplama sonuçları, alacağın beş yıllık “gerçek değer kaybı” değildir. Çünkü, kurumlar baskı altında olup, her üçü de, gerçekleri yansıtmayan ekonomi politikalarına göre belirlenmektedir. Aslında enflasyon oranı, Dolar kuru, Merkez Bankası verileri açıklananlardan çok daha yüksektir. Ayrıca altın üzerinden yapılan hesaplama bile gerçeği tam yansıtmamaktadır. Örneğin, 2020 yılında 600.000 TL ile hem ev hem araba alınabildiği gibi, geriye en az bir yıl geçinecek kadar para kalmakta iken, yukarda altın üzerinden yapılan güncelleme sonucu 12.385.466 TL’nın satın alma gücü, 2020 yılındaki 600.00 TL’nın satın alma gücü kadar değildir. Bunun nedeni konut, kira, eşya ve özellikle beslenme fiyatlarının olağanüstü yüksekliği ve gerçek enflasyon oranlarına koşut olarak ürünlere sürekli zam yapılmasıdır.
f) Altın üzerinden yapılan hesaplama dahi yetersiz kaldığına göre, Dolar kuruna, enflasyon ve Merkez Bankası mevduat faiz oranlarına, göre yapılan hesaplamalar sonucu ortalama 3.350.000 TL, 2020 yılında 600.000 TL. olan alacağın beş yıl sonraki değer kaybını karşılamaktan çok uzaktır. Bu para ile 2025 yılında bir ev alabilmek şöyle dursun,, yoksulluk sınırına göre değerlendirme yapıldığında, dört kişilik bir ailenin zorunlu ihtiyaçlarını ancak iki yıl karşılayabilmektedir. Bu tespitimiz, ülkemizdeki ekonomik çöküntünün, enflasyonun, pahalılığın derecesini ortaya koymaktadır.
g) Bu gerçeklere rağmen, altın üzerinden yapılan hesaplama sonucuna göre değil, gerçeği yansıtmasa da Dolar kuruna, enflasyon ve Merkez Bankası mevduat faiz oranlarına göre yapılan hesaplama sonuçlarını ölçü almak zorundayız. Çünkü, 2020 yılında 600.000 TL olan alacaktaki değer kaybının, altın üzerinden hesaplanması sonucu belirlenen 12.385.466 TL’nın borçludan istenmesi hakkaniyete aykırı olacaktır.
Çünkü, borçlu, ödeme gücü bulunsa bile, enflasyonun, pahalılığın, ekonomik çöküntünün sorumlusu değildir. Ülkemizin içinde bulunduğu zorlu koşullara borçlu kadar alacaklı da katlanmak zorundadır. Böyle bir dengenin kurulması adalet ilkeleri gereği olacaktır.
h) Sonuç olarak, yukardaki bölümlerde açıklanan Anayasa Mahkemesi kararları uyarınca, 2020 yılında ödenmesi gereken 600.000 TL’nın, 2025 yılı koşullarına göre hesaplanan “güncellenmiş” tutarına birikmiş yasal faiz eklenecek, borçlu bu tutarı alacaklıya ödeyecektir. Böylece zamanında ödenmeyen alacaktaki enflasyon etkisiyle oluşan aşınma ve değer kaybı (az da olsa bir parça) giderilmek suretiyle adaletli bir denge kurulmuş olacaktır.
III- ALACAKTAKİ DEĞER KAYBININ BORÇLUDAN İSTENMESİ
1- Davacı, güncellenen parayı davalıdan nasıl isteyebilecektir ?
a) Davacı, beş yıl önce hüküm altına alınan parayı, beş yıl sonra faiziyle birlikte aldıktan sonra, yukarda hesaplanan 3.514.644 TL’dan 600.000 TL. ve bunun birikmiş faizini indirdikten sonra, kalan miktarı yeni bir dava açarak isteyecektir.
b) Dava türü elbette “belirsiz alacak davası” olacaktır. Çünkü, enflasyon ve paranın değer kaybı oranında (Dolar, enflasyon, mevduat faizi bazında) bir hesaplama yapılsa bile, paranın alım gücündeki oynaklık, günlük ve hızlı değişimler nedeniyle, davanın karar aşamasına yakın bir tarihte hesaplanacak tazminat veya alacak tutarı çok farklı olabilecektir. O halde davanın belirsiz alacak davası biçiminde açılmasında zorunluluk vardır.
2- Dava açma süresi (zamanaşımı) ne olacaktır ?
Enflasyon ve paranın alım gücündeki olağanüstü düşüş nedeniyle alacağın değer kaybı, sonuçlanan davadan bağımsız yeni bir davadır. Bu davada, yüksek enflasyon nedeniyle uğranılan “zarar” istenilmektedir. O halde sonuçlanan davadaki hukuksal nedenler ile zararın istenmesinin hukuksal dayanağı birbirinden farklıdır. Bu nedenle ilk davadaki hukuksal nedenlere uygulanacak zamanaşımı süreleri, zararı isteme davasına uygulanamayacaktır.
Enflasyon nedeniyle zarara uğrama, davalı ve borçlu yönünden bir haksız fiil sayılmasa bile, aşağıda açıklanacak hukuksal nedenlere göre bir tür hukuka aykırılık durumudur. O halde kıyasen haksız fiillere ilişkin zamanaşımı süresi içinde dava açılmalıdır. Bu süre bilindiği gibi 6098 sayılı TBK’nun 74.maddesine göre (2) yıldır.
Özetlersek, enflasyon ve paranın alım gücündeki olağanüstü düşüş nedeniyle alacağı değer kaybına uğrayan davacının, enflasyon oranında “güncellenmek” suretiyle zararının giderilmesi istemiyle açacağı davanın zamanaşımı süresi, ilk davadaki alacağın tahsilinden başlayarak (2) yıl olacaktır. İki yılı geçirmişse, davalı zamanaşımı definde bulunabilecektir.
3- Değer kaybının borçludan istenebilmesinin hukuksal gerekçesi
Zamanında ödenmeyen alacağın, yüksek ewflasyon koşullarında paranın alım gücündeki düşüş nedeniyle değer kaybının, borçludan istenebilmesinin hukuksal gerekçesi ne olacaktır ?
a) Yüksek enflasyon ve paranın alım gücündeki olağanüstü düşüş nedeniyle taraflar arasında bozulan dengeye hakça çözüm arayışları yeni bir durum değildir. Hukuk tarihinde bunun örnekleri pek çoktur. İlk örneği Roma Hukuku’nda buluyoruz. Sözleşmelerin her durumda yerine getirilmesi kuralına uyma (Pacta sund servanda) koşulunun olanaksız hale gelmesine veya taraflara ağır külfet yüklemesi durumuna çözüm olarak, sözleşmelerin yeni koşullara uyarlanması (Clausula rebus sic stantibus) kuralı getirilmiştir.
b) Yukarda açıklanan kural, sözleşmeler yönünden, emprevizyon (öngörülemezlik) kuramı ile desteklenerek,ekonomide beklenmeyen olağanüstü değişiklikler yüksek enflasyon, paranın alım gücünde aşırı düşüş gibi nedenlerle, alacak-borç ilişkisinin değişen koşullara “uyarlanması” kuralı uygulanmıştır.
c) Yukarda açıklanan durumlar ve çözümler bir yasal düzenleme yapılmaksızın uzun yıllar boyunca uygulandıktan sonra, yasa hükmü halini almıştır. Bizde de önceki 818 sayılı Borçlar Kanunu’nda bir hüküm olmaksızın, savaş, enflasyon, para değerinin düşmesi sonucu sözleşmelerin yerine getirilmesindeki imkansızlık, ödeme güçlüğü gibi durumlara dürüstlük kuralı (MK. M.2) ve hakkaniyet ilkesiyle çözüm aranmış; uzun yıllar uygulandıktan sonra, 2011 yılında yürürlüğe konulan 6098 sayılı Türk Borçlar Kanunu’nun 138.maddesinde “aşırı ifa güçlüğü” başlığı altında yasa hükmü halini almıştır. Yasanın gerekçesi, ekonomik kriz, enflasyon, döviz dalgalanmaları, para değerinin düşmesi sonucu işlem temelinin çökmesi, öngörülemeyen olağanüstü durumlar olup, borçluya uyarlama veya sözleşmenin feshini isteme hakkı tanınmıştır.
d) 6098 sayılı TBK’nun 138.maddesi sözleşmelere ilişkin olup, haksız fiillere uygulanabilir mi ? Gene TBK’nun 114.maddesi 2.fıkrasında “Haksız fiil sorumluluğuna ilişkin hükümler, kıyas yoluyla sözleşmeye aykırılık hâllerine de uygulanır” denilmesine göre, sözleşme hükümlerinin haksız fiillere kıyasen uygulanmasına yasal bir engel bulunmamalıdır. O halde, haksız fiillerden ve hukuka aykırı olaylardan kaynaklanan zararlar nedeniyle tazminat alacaklarına TBK’nun 138.maddesi kıyasen uygulanabilir ve geç ödeme nedeniyle enflasyon koşullarında paranın alım gücündeki düşüş oranında “uyarlama” istenebilir. Böylece haksız fiillerden ve hukuka aykırı olaylardan kaynaklanan zararlara ilişkin tazminat alacaklarının geç ödenmesi nedeniyle paranın alım gücündeki düşüş oranında değer artırımının (uyarlamanın) yasal dayanağı, TBK’nun 114.maddesi 2.fıkrası gereği TBK’nun 138.maddesi olabilir. Madde metninde “öngörülemezlik” ve “uyarlama” kavramları yer aldığına göre, bunlar haksız fiillerden kaynaklanan alacak ve borç ilişkilerine de uygun düşecek ve kıyasen uygulanabilecektir. .
Ancak sözleşmeler için “uyarlama” ile haksız fiillerdeki uygulama birbirinden farklıdır. Örneğin haksız fiil alacaklarında, sözleşmelerde olduğu gibi fesih söz konusu olamaz. O halde haksız fiillerden kaynaklanan tazminat alacaklarının enflasyon ve paranın alım gücündeki düşüş oranında değerlendirmesine “güncelleme” dememiz daha doğru olacaktır.
Nitekim, Anayasa Mahkemesi’nin 22.07.2025 gün E2024/24. K.2025/164 sayılı kararında da yüksek enflasyon ve paranın alım gücündeki düşüş nedeniyle zamanında ödenmeyen alacakta oluşan “değer kaybının” giderilmesi işlemine “güncelleştirme” denilmiştir.
IV-YENİ AÇILACAK DAVALARDA TAZMİNAT HESAPLARI
1- Enflasyon koşullarında yeni açılacak davalarda, yoksulluk ve açlık sınırının altında ücretler üzerinden yapılacak tazminat hesapları “gerçek zararı” yansıtmayacaktır. Bu nedenle, en az yoksulluk sınırının üzerinde dört kişilik bir ailenin zorunlu ihtiyaçlarını karşılayacak bir kazanç unsuru üzerinden tazminat hesabı yapılması, hak ve adalet ilkeleri gereği olacaktır,
2- Tazminat hesaplarının “gerçek kazançlar” üzerinden yapılması gerekir.
Yargıtay’ın ilkeleşmiş kararlarına göre, ölüm ve yaralanma nedeniyle tazminat hesaplarının, beden gücü kaybına uğrayan kişinin veya ölen desteğin “gerçek kazançları” üzerinden yapılması gerekir.. Çünkü sorumlulardan istenecek tazminat onların “gerçek zararlarını” giderecek miktarda olmalıdır..
3- Gerçek kazançlar nedir ?
Gerçek kazançlar, kişilerin yaptıkları işe, eğitim düzeylerine, bilgi, beceri ve deneyimlerine,, uzmanlık, ustalık derecelerine, işyerinin ve yapılan işin özelliklerine göre aldıkları veya almaları gereken ücret ve kazançlardır.
Koşulsuz imzalanmış olsa dahi ücret bordoları, prime esas kazançlar ve vergi beyannameleri, gerçeği yansıtmıyorlarsa, bunlar tazminat hesabına esas alınamaz. İşverenler yüksek vergi ve sigorta primi ödememek için ücret bordolarını asgari ücretler üzerinden veya daha düşük kazançlar üzerinden düzenlemiş olabilirler. Serbest meslek sahipleri ve tüccarlar vergi beyannamelerinde kazançlarını düşük göstermiş olabilirler. Böyle durumlarda söz konusu belgeler gerçek kazançları yansıtmamış olacaktır.
4- Olağan koşullarda gerçek kazançlar nasıl belirlenmektedir.
Yargıtay kararlarına göre:
- İlgili meslek kuruluşlarından eşdeğer (benzer) kazançlar sorulmaktadır.
- Aynı işkolundaki işyerlerinde aynı işi yapan işçilere ödenen ücretler örnek alınmaktadır.
- Çeşitli işyerlerinde uygulanan Toplu İş Sözleşmelerinden yararlanılmaktadır.
- İşçinin gerçek ücreti “elden” ödeniyorsa tanık dinletilmektedir.
- Gerçek ücret banka hesabına yatıyorsa, banka kayıtları dikkate alınmaktadır.
- Kişi kamuda çalışıyor olsaydı, derece ve kademe karşılığı alabileceği maaşlar örnek alınmaktadır.
- TÜİK’in yayınladığı listelerden yararlanılmaktadır
- İnternet ortamında yayınlanan bazı mesleklere serbest piyasada ödenen ücretler bir ölçü olmaktadır.
5- Enflasyon koşullarında “gerçek kazançlar” ne olmalıdır.
a) Ülkemiz birkaç yıldır çok ağır ekonomik koşullar içinde bulunmakta, yüksek enflasyon nedeniyle paranın alım gücü olağanüstü düşmüş bulunmaktadır. Çalışanların bugün almakta oldukları çok düşük ücretler üzerinden yapılacak tazminat hesapları gerçek zararı karşılamayacaktır.
Bu nedenle tazminat hesabına esas “gerçek kazançlar”ın belirlenmesinde enflasyon koşulları ve paranın alım gücü dikkate alınmalı; enflasyon koşullarına göre farklı bir hesaplama yapılmalıdır.
b) Ülkemiz yıllarca yüksek enflasyon ve çok düşük alım gücüyle bugünkü ekonomik koşulları yaşayacak değildir. Nasılsa ilerde bir gün iyi bir yönetim ülkemizi bu ağır koşullardan kurtaracaktır.
c) Kaza sonucu yaralanan veya ölen kişi , yaşam boyu yoksulluk veya açlık sınırının altında ücret alacak değildir. İlerde ekonomi düzelecek, çalışma koşulları iyileştirilecek ve işçi hak ettiği ücretleri alabilecektir.
d) Günümüzde yaşadığımız yüksek enflasyon ve buna karşılık yoksulluk, hatta açlık sınırının altındaki ücretler üzerinden tazminat hesaplanması, hak ve adalet ilkelerine aykırı olacaktır.
Buna karşılık, kaza geçiren veya ölen işçinin tazminatının, günümüzde yürürlükte olan asgari ücretlere veya bunun biraz üzerinde aldığı ücretlere göre değil, en azından yoksulluk sınırının üstünde belirlenecek ücretler üzerinden hesaplanması hak ve adalet ilkelerine uygun olacaktır.
e) Tazminat hesabına esas alınacak ücret veya kazançlar, dört kişilik bir ailenin temel ve yaşamsal ihtiyaçlarını karşılayabilecek miktarda olmalı; bu belirleme yapılırken çocuk sayısı, öğretim masrafları ve konut ihtiyaçları da dikkate alınmalıdır.
6- Enflasyon koşullarında “gerçek kazançlar” nasıl belirlenecektir
TÜİK’in belirlediği yoksulluk sınırları gerçeği yansıtmamaktadır. Bu nedenle, mahkemelerce, ticaret ve sanayi odalarından, meslek kuruluşlarından, sendikalardan, araştırma şirketlerinden “dört kişilik bir ailenin yoksulluk çekmeksizin geçinebileceği, çocuklarını okutabileceği, kirada ise kirasını ödeyebileceği” miktarda aylık kazançlarının ne olması gerektiği sorulmalıdır. Mahkeme, ekonomistlerden oluşan üç kişilik bir bilirkişi kurulu görevlendirip onlardan da görüş alabilir.
Böylece, enflasyon koşullarına göre belirlenecek bir kazanç unsuru üzerinden maddi tazminat hesabı yapıldığı takdirde, bedensel zarara uğrayan kişinin veya ölenin desteğinden yoksun kalanların “gerçek zararları” belirlenmiş olacaktır.
V- DAVA ÖNCESİ ÖDEMELERİN GÜNCELLENMESİ
1- Dava öncesi ödemelerin “güncellenerek” tazminattan düşülmesinin gerekliliği
a) Yukardaki bölümlerde yaptığımız değerlendirmeler davacı yararına idi. Bu kez davalı yararına değerlendirmeler ve hesaplamalar yapacağız.
Davalı, dava öncesi bir miktar ödeme yapmış olabilir. Çoğunlukla trafik kazalarında sigorta şirketleri “yetersiz“ ödemeler yapmakta; bunlar Yargıtay kararlarında öngörülen yöntemlerle “güncellenerek” tazminattan düşülmektedir.
b) Dava öncesi “yetersiz” ödemelerin enflasyon koşullarında tazminattan nasıl düşülmesi gerektiği konusuna girmeden önce, Yargıtay’ca kabul edilen “güncelleme” yöntemlerinin neler olduğunu görelim.
Yargıtay eski kararlarında (bizce doğru olarak) ödemenin yapıldığı tarihteki hesap unsurlarına göre davacının zararının “ne oranda” giderildiğinin belirlenmesini; dava sırasında en son verilere (hesap unsurlarına) göre hesaplanan tazminattan, dava öncesi ödemenin zararı giderme oranı kadar indirim yapılmasını uygun görmekte idi ve bu hakça bir çözümdü.
Daha sonra Yargıtay bu görüşünü değiştirdi. Dava öncesi ödemelere “yasal faiz” eklenerek, dava sırasında en son verilere göre hesaplanan tazminattan düşülmesini uygun buldu. Halen sürdürülen bu uygulama haksız sonuçlar yaratmaktadır…Bu nedenle Yargıtay, önceki yönteme dönmeli; yani dava öncesi ödeme yapıldığı tarihteki hesap unsurlarına göre davacının zararının “ne oranda” giderildiği belirlenip, dava sırasında en son verilere (hesap unsurlarına) göre hesaplanan tazminattan belirlenen “oranda” indirim yapılmalıdır.
2- Dava öncesi ödemeler, enflasyon koşullarında nasıl güncellenmeli
a) Zamanında ödenmeyen alacaklardaki “değer kaybı”na ilişkin ilk bölümde açıkladığımız gibi, dava öncesi tazminat ödemeleri, enflasyon ve paranın alım gücü oranında güncellenmeli ve davanın son aşamasında en son verilere göre hesaplanan tazminattan düşülmelidir.
Tazminatın, hüküm tarihine en yakın tarihteki verilere ve en son kazançlara göre hesaplanacağı, bunun “gerçek belli iken varsayımlara dayanılamaz” kuralının bir gereği olduğu kabul edildiğine göre, buna koşut olarak, dava öncesi ödemelerin, ödendiği tarihteki para değeri gözetilerek değerlendirilmesi ve indirimin yapılacağı tarihteki enflasyon ve paranın alım gücü oranında güncellenip, en son verilere göre hesaplanan tazminat tutarından düşülmesi, böylece taraflar arasında bir denge sağlanması, haklarda eşitlik, hakkaniyet ve adalet ilkeleri gereği olacaktır.
b) Yukarda ilk bölümde, zamanında ödenmeyen alacakların değer kaybına ilişkin hesaplamaları enflasyon ve Merkez Bankası mevduat faiz oranlarına, Dolar kuruna ve gram altın değerine göre dört biçimde yapmıştık. Bunlardan ilk üçüne göre yapılan hesaplamaların birbirine çok yakın olduğunu, gram altına göre yapılan hesabın ise borçlunun ödeme gücünü aşan çok yüksek bir rakam olduğunu tespit etmiştik. Ülkeamizde yaşanan yüksek enflasyon, pahalılık, geçim zorluklarına borçlu kadar alacaklının da katlanmak zorunda olduğu, taraflar arasında bir denge kurulmasının adalet ilkeleri gereği olacağı görüşüyle, gram altın dışındaki üç değer ölçüsüne göre yapılan hesaplamanın birbirine çok yakın olmasına göre, tespiti en kolay olan Dolar kuru üzerinden değerlendirme yapacağız.
3- Hesaplama örneği:
a) Dava öncesi yapılan ödemenin güncellenmesi:
- Dava öncesi 2021 yılında yapılan ödeme : 250.000 TL.
- Ödeme tarihindeki kur üzerinden Dolar karşılığı:
250.000 TL. / 8.26 Dolar kuru = 30.266 Dolar
- 2025 yılı ortalarında 40,36 Dolar kuruna göre Türk Lirası karşılığı:
30,266 Dolar x 40,36 = 1.221.536,00 TL.
b) En son verilere göre tazminat hesabı:
- Tazminat hesabına esas 26 yıllık kazançlar:
30.000 TL.x 12 x 26 yıl = 9.360.000 ,00 TL.
- Tazminat hesabı:
9.360.000,00 x % 75 Kusur x % 42 Güç kaybı = 2.948.400,00 TL.
c) Dava öncesi ödemenin hesaplanan tazminattan düşülmesi
Dava öncesi ödemenin güncellenmiş tutarının, en verilere göre hesaplanan tazminat tutarından indirimi ile davalının ödeyeceği bakiye tazminat tutarı:
2.948.400,00 - 1.221.536 ,00 = 1.726.864,00 TL.
VI- SİGORTA ŞİRKETİNİN GEÇ ÖDEMESİNDEN DOĞAN ZARAR
1- Sigorta Şirketlerinin geç ödemelerinden doğan zarar istenebilir mi ?
Özellikle trafik kazalarından zarar görenlere ödenecek tazminatı, sigorta şirketleri, haklı bir neden olmaksızın yasal sürede ödemezlerse, geç ödemeden ve bunun sonucu enflasyon koşullarında paranın değer kaybı nedeniyle uğranılan zarar istenebilir mi ?
Bizce istenebilir.
Burada zarar gören davacı değil, davalı durumundaki sigorta ettirendir. Çünkü, sigorta şirketi zamanında ödeme yapmış olsaydı, davalının tazminat borcu paranın alım gücü oranında azalmış olacaktı.
Davacı yönünden bir sorun yoktur. O, sigorta şirketinin ödemediği veya eksik ödediği parayı nasıl olsa davalıdan alacaktır. Şu kadar ki, davalının ödeme gücü yoksa, sigorta şirketinin geç veya eksik ödemesinden dolayı davacının da zarar görmüş olacağı olasılığı üzerinde durulmalıdır.
Şimdi, hesaplama örnekleri üzerinden, sigorta şirketinin geç ödeme yapmasından dolayı uğranılan zararı örneklerle belirleyelim.
2- Sigorta Şirketinin geç ödemesinden doğan zararın hesaplanması örneği
Olay:
15.02.2021 tarihinde meydana gelen trafik kazasında yaralanan ve beden gücü kaybına uğrayan kişi, kaza yapan aracın sigortasına 21.05,2021 tarihinde başvurmuş; sigorta şirketi, belgelerin yetersiz olduğunu ileri sürerek ödeme yapmamış; dava açıldıktan iki yıl kadar sonra 20.09.2023 tarihinde 345.000 TL. ödemiştir.
Dava açıldıktan (5) yıl sonra 17.05.2025 tarihinde tazminat hesabı yapılmış; Yargıtay kararlarına göre dava sırasındaki ödemeler aynen düşüleceği için, Sigorta Şirketi’nin ödediği 345.000 TL. en son verilere göre hesaplanan tazminattan aynen düşülmüştür, Enflasyon koşullarında bu uygulama haksız ve adaletsiz sonuçlar doğuracaktır.
Önce uygulamayı görelim:
a) Sigorta ödemesinin aynen düşülmesine göre hesaplama sonucu:
Hesap unsurları:
Kaza tarihi : 15.02.2021
Davalının kusuru: % 75
Davacının beden gücü kayıp oranı: % 42
Zarar süresi: 26 yıl
En son kazanç: 30.000 TL.
Hesaplama tarihi: 17.05.2025
- Tazminat hesabına esas 26 yıllık kazançlar:
30.000 TL.x 12 x 26 yıl = 9.360.000 TL.
- Tazminat hesabı:
9.360.000 x % 75 Kusur x % 42 Güç kaybı = 2.948.400 ,00 TL.
- Sigorta Şirketi’nin dava sırasında ödediği 345.000 TL’nın Yargıtay kararları uyarınca aynen düşülmesi sonucu, mahkemece hüküm altına alınacak miktar:
2.948.400 ,00 - 345.000,00 = 2.603.400, 00 TL.
b) Sigorta ödemesinin zamanında yapılması durumunda, en son verilere göre hesaplanan tazminat tutarından düşülecek miktar
Yukardaki, dava sırasında sigorta ödemesinin aynen düşülmesi biçimindeki uygulama, yüksek enflasyon koşullarında hakça bir sonuç olmayacağından,, eğer sigorta şirketi 15.02.2021 olay tarihinden bir kaç ay sonra ve başvuru üzerine (15) gün içinde, örneğin 21.05.2021 tarihinde ödeme yapmış olsaydı, davalı o tarihteki paranın alım gücü oranında borcundan kurtulmuş olacaktı.
Şimdi bunu rakamlarla görelim:
Sigorta ödemesi 21.05.2021 tarihinde yapılmış olsaydı, o tarihteki paranın alım gücüne göre 345.000 TL’nın 8.26 TL. üzerinden Dolar olarak karşılığı
345.000 / 8,26 = 41.768 Dolar olacaktı./
Bunu 15.05.2025 tarihinde 40,36 TL. olan Dolar kuru ile çarparsak, yukarda en son verilere göre hesapladığımız 2.948.400, 00 TL, tazminat tutarından düşülecek miktar:
41.768 Dolar x 40,36 = 1.685.756,00 TL.olacaktı.
Şimdi dava sırasında ödenen 345.000 TL. sigorta ödemesinin, Yargıtay kararları uyarınca aynen düşülmesinden sonra davalının ödeyeceği tazminat tutarı ile 345.000 TL. sigorta ödemesinin enflasyon koşullarında paranın alım gücü oranında “güncellenerek” indirilmesinden sonra davalının ödeyeceği tazminat tutarının karşılaştırılması sonucu aradaki farkı görelim:
Sigorta ödemesinin aynen indirilmesi sonucu davalının ödeyeceği tazminat tutarı:
2.948.400 ,00 - 345.000,00 = 2.603.400, 00 TL.
Sigorta ödemesinin “güncellenerek” indirilmesinden sonra davalının ödeyeceği tazminat tutarı;
2.948.400 ,00 - 1.685.756,00 = 1.262.644,00 TL.
Aradaki büyük farkı görüyorsunuz. Yüksek enflasyon ve paranın alım gücündeki olağanüstü düşüş gözetilmediği takdirde davalının fazladan ödeyeceği tazminat haksız ve adaletsiz bir sonuç olacaktır. En başta söylediğimiz gibi:
Davalının, sigorta şirketinin geç ödemesinden dolayı, fazla tazminat ödemesi sonucunu doğuran zararını isteyebileceği kanısındayız.
Davacı da, davalının ödeme gücünün zayıflığı nedeniyle tazminatını tam alamamışsa o da sigorta şirketinin geç ödemesi nedeniyle zarara uğramış olacaktır. Bu nedenle o da sigorta şietinden zararını isteyebilmelidir.
VII- ENFLASYON KONUSUNDA ANAYASA MAHKEMESİ KARARININ
İNCELENMESİ VE DEĞERLENDİRİLMESİ
1- Kararın özeti
a) Anayasa Mahkemesi, 29 Eylül 2025 gün 33032 sy. RG’de yayınlanan 08.07.2025 gün 2024/41763 Başvuru sayılı kararında, başvurucunun “uzun süren yargı süreci sonunda alacağının enflasyon koşullarında paranın alım gücü oranında değer kaybına uğradığına” ilişkin iddiasını haklı ve “kabul edilebilir” bulmuş; ancak, aşağıda açıklanacak nedenlerle çözümsüz bırakmıştır.
Oysa hiçbir mahkeme, haklı bulduğu bir davayı çözümsüz bırakamaz; mutlaka bir sonuca ulaştırmak zorundadır. Eğer dava konusuna uygun bir yasa hükmü bulamamışsa, Medeni Kanun’un 1.maddesi uyarınca yasakoyucu gibi bir kural belirlemek ve onu uygulamakla yükümlüdür. Bu konuda ilerde ayrıntılı açıklamalar yapmak üzere, Anayasa Mahkemesi kararının enflasyon koşullarına ilişkin bölümünün bir özetini verelim:
b) Kararın enflasyon koşullarına ve başvurunun “kabul edilebilir” olduğuna ilişkin bölümü:
Ülkemizde süregelen hiperenflasyonun yüzde yüzlerde seyrettiği, yabancı para değerinin (kurların) her zaman temerrüt faiz oranlarını aştığı, banka kredilerinin yüzde iki yüze kavuştuğu, paranın iç alım (satım) alma değerinin büyük ölçüde azaldığı;
Enflasyon ve buna bağlı olarak oluşan döviz kuru, mevduat faizi, hazine bonosu ve devlet tahvili faiz oranlarının sabit yasal ve temerrüt faiz oranlarının çok üstünde gerçekleşmesinin, borçlunun yararlanması alacaklının zarara uğraması sonucunu doğurduğu;
Mülkiyet hakkı kapsamında alacağın geç ödenmesi durumunda aradan geçen sürede enflasyon nedeniyle paranın değerinde oluşan aşınmayla mülkiyetin gerçek değeri azaldığı gibi bu bedelin tasarruf veya yatırım aracı olarak getirisinden yararlanmak imkânı da bulunmadığı, bu şekilde kişiler mülkiyet haklarından mahrum edilerek haksızlığa uğratıldıkları; bu nedenlerle:
Başvurucunun yargılama sonunda faiziyle ödenen alacağının enflasyon koşullarında meydana gelen değer kaybını karşılamadığına; bu zararın giderilmesi amacıyla açtığı munzam zarar davasında enflasyon olgusunun davanın ispatı için yeterli görülmeyerek davanın reddedilmesine ilişkin şikâyetinin Anayasa'nın 35.maddesinde düzenlenen mülkiyet hakkıyla bağlantılı olarak Anayasa'nın 40. maddesinde güvence altına alınan etkili başvuru hakkı kapsamında değerlendirilmesi gerektiği sonucuna varıldığı;mülkiyet hakkıyla bağlantılı olarak etkili başvuru hakkının ihlal edildiğine ilişkin iddianın kabul edilebilir olduğu sonucuna varılmıştır.
c) Ancak, Anayasa Mahkemesi, başvurucunun enflasyon koşullarına ve paranın değer kaybına ilişkin iddialarını haklı ve şikâyetini “kabul edilebilir” bulmasına; enflasyonun yüzde yüzlerde seyretmesinin ve yabancı para değerinin (kurların) temerrüt faiz oranlarını aşmasının, paranın iç alım (satım) alma değerinin büyük ölçüde azalmasının, borçlunun yararlanması ve alacaklının zarara uğraması sonucunu doğurduğunu kabul etmesine rağmen, bir çözüm ortaya koymamış;
Mevcut yasal düzenlemeler ile 3095 sayılı Kanun'da yer alan faize ilişkin hükümlerin dahi değer kaybının önlenmesine ilişkin etkili bir çözüm getirmediği; bu durumda, alacağın enflasyon karşısında değer kaybına uğraması nedeniyle meydana gelen zararın karşılanması için hukuk sisteminde etkili bir hukuk yolunun bulunması gerektiği; bunun için yürürlükteki yasalarda değişiklikler yapılabileceği gibi, yeni bir yasal düzenleme de düşünülebileceği soncuna varmış; durumun TBMM'ye bildirilmesine karar vermiş,; aşağıda açıklanacak nedenlerle bu doğru olmamıştır.
2- Başvuru öncesi yargı aşamaları
a) Başvurucu, alacağı için icra takibi başlatmış, borçlunun itirazı üzerine açtığı itirazın iptali davasında alacağını temerrüt faizi ve icra inkar tazminatı ile birlikte aldıktan sonra açtığı yeni davada, on yıl süren bir icra ve yargılama sürecinden sonra borcun geç ödenmesi nedeniyle alacağının enflasyon koşullarında değer kaybına uğradığını ileri sürerek, uğradığı zararın davalıya ödettirilmesine karar verilmesini istemiş: ancak bir hata yaparak zararını “munzam zarar olarak nitelemiş ve iddiasını TBK. 122. maddesine dayandırmıştır.
Mahkeme, davacının enflasyon koşullarına dayandığını dikkate almayıp, bu yönde inceleme ve değerlendirme yapmak yerine, TBK. 122.maddesine dayanarak “munzam zarar” istediği, açılan davada munzam zarar koşullarının bulunmadığı gerekçesiyle davayı reddetmiştir.
b) Davacı, istinaf aşamasında da değişik gerekçeyle davanın reddi üzerine, kararı temyiz etmiş; Yargıtay 3.Hukuk Dairesi de, davacının enflasyon ve paranın alım gücündeki düşüş nedeniyle alacağının değer kaybına uğradığına ve zararının giderilmesi isteğini (davanın maddi sebebini) gözardı edip, sayfalar boyunca uzun uzun Yargıtay kararlarından örnekler vererek “munzam zarar” değerlendirmesi yaptıktan sonra, açılan davada “munzam zarar” koşulları bulunmadığı sonucuna varmış; enflasyon ve para değerindeki düşüş gibi nedenlerin TBK’nun 122. maddesi kapsamında munzam zararın (aşkın zararın) kanıtı olamayacağı gerekçesiyle temyiz başvurusunu reddetmiş ve Bölge Adliye Mahkemesi kararını onamıştır.
c) Davacı böylece kanun yollarını tükettikten sonra Anayasa Mahkemesine Bireysel Başvuruda bulunmuş;
Anayasa Mahkemesi de, hiç gereği yokken , uzun uzun TBK’nun 122.maddesi üzerinde durup, açılan davada munzam zarar (aşkın zarar) koşulları bulunmadığı sonucuna varmakla birlikte, başvurucunun (yukarda açıklandığı gibi) enflasyon koşullarına ve paranın değer kaybına ilişkin iddiasını haklı ve “kabul edilebilir” bulmuş; ancak, ne var ki, o da mahkemeler ve Yargıtay gibi, başvuruyu çözümsüz bırakmıştır.
3- Mahkemelerin davayı reddetmeleri ve Yargıtay onaması kanuna aykırıdır
İlk derece mahkemesinin, davacının dava açmaktaki amacını ve asıl isteği olan enflasyon koşullarında alacağının değer kaybına uğraması nedeniyle zararının giderilmesi isteğini dikkate almayıp, TBK.122.maddesine dayanarak “munzam zarar” istediği, açılan davada munzam zarar koşullarının bulunmadığı gerekçesiyle davayı reddetmesi, aşağıda açıklanacak yasa hükümlerine aykırıdır.
a) Mahkemenin davayı ret kararı, öncelikle 6100 sayılı HMK’nun 33.maddesine aykırıdır. Davacı hangi yasa hükmüne dayanmış olursa olsun, davaya uygulanacak doğru yasa hükmünü belirleyip uygulamak hakimin görevidir. Bu konuda Yargıtay kararlarında şöyle açıklamalar yapılmıştır:
Bir davada tarafların ileri sürdükleri maddi olgulara uygulanacak hukuk kuralını bulmak ve uygulamak hakimin doğrudan görevidir. Tarafların yapmış oldukları hukuki nitelendirmeler hakimi bağlamaz. Hakim davaya uygulanacak doğru yasa hükmünü belirleyip uygulamakla yükümlüdür.
Mahkeme, dava dilekçesinde gösterilen hukuki sebebe bağlı kalmayarak, dava dilekçesinde açıklanan olaylar ve dava sebebine göre yanlar arasındaki hukuksal ilişkiyi saptayarak sorunu çözmelidir.
Davacının dava dilekçesinde bildirdiği olaylara uygulanacak hukuk kuralını (veya yasa hükmünü) bulmak ve uygulamak Hhakime ait bulunmaktadır. Zira, Hakim Türk Kanunlarını kendiliğinden uygulamakla yükümlüdür
Hakim tarafların (ve özellikle davacının) kendisine bildirdiği hukuki sebeple bağlı olmayıp, tarafların dilekçelerinde bildirdikleri olayların hukuksal nedenini, kendisi doğru olarak tayin ve tespit eder.
b) HMK’nun 33.maddesini konumuz yönünden ele alırsak, mahkeme, davacının hukuksal nitelemesine ve dayandığı yasa hükmüne bakmayıp, davaya uygulanacak doğru yasa hükmünü belirleyip, ona göre bir karar verecektir. Eğer davaya uygulanacak yasa hükmü bulamamışsa, gene davayı reddetmeyip mutlaka bir çözüme kavuşturacaktır. Bunun için Medeni Kanun’un 1.maddesi uyarınca yasakoyucu gibi davranıp bir kural belirleyerek onu uygulayacaktır.
Dava konusu somut olayda, davacı, enflasyon nedeniyle alacağının değer kaybına uğradığını ileri sürerek zararının giderilmesini istemiş; ancak yanılgıya düşerek zararını “munzam zarar” olarak nitelemiş, TBK’nun 122.maddesine dayanmıştır. Oysa istediği aslında munzam zarar değil, enflasyonla eriyen alacağının para değerinin düşüşü oranında güncellenmesidir.
Ülkemizde enflasyon ve para değerindeki olağanüstü düşüş, kanıtlanmayı gerektirmeyecek kadar açık ve gerçek olduğuna göre, mahkemenin yapacağı iş, munzam zararın bulunmadığı gerekçesiyle davayı reddetmek değil, doğru yasa hükmünü belirleyip uygulamaktır (HMK. M.33) Uygun yasa hükmü bulamıyorsa, yukarda açıkladığımız gibi, Medeni Kanun’un 1.maddesi uyarınca yasakoyucu gibi davranıp bir kural belirleyerek onu uygulayacaktır.
Dava konusu olayda mahkeme, 6098 sayılı TBK’nun 114.maddesi 2.fıkrası uyarınca TBK’nun 138.maddesini kıyasen uygulayarak davayı reddetmek yerine çözüme kavuşturmuş olabilirdi.
c) İstinaf aşamasında Bölge Adliye Mahkemesi de, ilk derece mahkemesinin yaptığı hatayı yapmış, TBK’nun 33.maddesini, TMK’nun 1.maddesini göz ardı edip, TBK’nun 138.maddesine göre de bir değerlendirme yapmayı düşünmeyip, munzam zarar isteğinin koşulları bulunmadığı gerekçesiyle davayı reddetmiştir.
4- Yargıtay’ın, davanın reddi kararlarını onaması bağışlanmaz bir aymazlıktır. Yargıtay, davacının ne istediğini, bu isteğin hangi yasa hükmüne veya hangi hukuksal nedenlere dayandırılması gerektiği üzerinde durmayıp, davacının yanlış ve yanılgılı nitelemesine ve yanlış yasa hükmüne dayandığına bakarak, uzun uzun Yargıtay kararlarından örneklerle “munzam zarar” değerlendirmesi yapıp koşulları bulunmadığı gerekçesiyle mahkemelerin davanın reddine ilişkin kararlarını onamak yerine, davacının ; enflasyon ve para değerindeki düşüş nedeniyle alacağının değer kaybettiğine ilişkin iddiasını incelemeli ve buna bir çözüm aramalıydı.
Yargıtay’ın, dava konusunu, yasa hükümleri yönünden değerlendirmesi, özellikle Roma Hukuku’ndan beri uygulana gelen “Clausula rebus sic stantibus” kuralını , başka ülkelerde ve ülkemizde ağır ekonomik sarsıntılar, para değerindeki aşırı düşüşler nedeniyle enflasyon koşullarında neler yapıldığını, hangi kuralların uygulandığını anımsayıp, dava konusu olaya6098 sayılı TBK’nun 138.maddesinin uygulanıp uygulanamayacağını düşünmesi ve değerlendirmesi; 6100 sayılı HMK’nun 33.maddesi ve Medeni Kanun’un 1.maddesi gereği bozma kararı vermesi gerekirdi.
5- Anayasa Mahkemesi’nin başvuruyu çözümsüz bırakması doğru olmamıştır.
a) Anayasa Mahkemesi de, başvurucunun “enflasyon koşullarında alacağının paranın alım gücü oranında değer kaybına uğradığına” ilişkin iddiasını haklı ve “kabul edilebilir” bulmuş olmasına rağmen, mahkemelerin ve Yargıtay’ın yanlışları üzerinde hiç durmamış; 6100 sayılı HMK’nun 33.maddesi, Medeni Kanun’un 1.maddesi uyarınca ve TBK’nun 138.maddesi koşullarının bulunup bulunmadığı yönünden “yeniden yargılama yapılmak üzere” dosyanın derece mahkemesine gönderilmesi kararı vermek yerine, bu konuda yasal boşluk bulunduğu gerekçesiyle durumun TBMM'ye bildirilmesine karar vermesi ve başvuruyu çözümsüz bırakması doğru olmamıştır. Ayrıca Anayasa Mahkemesi’nin bu kararı, yukarda açıklanan yasa hükümlerine de aykırıdır.
b) Anayasa Mahkemesi’nin enflasyon koşullarında nasıl bir uygulama yapılacağı konusunda yasal boşluk bulunduğu savı doğru değildir. Yukardaki bölümlerde birkaç kez belirttiğimiz gibi, 6098 sayılı TBK’nun 138.maddesi haksız fiillerden kaynaklan tazminat ve alacaklara kıyasen uygulanabilir. Kaldı ki Anayasa Mahkemesine başvuru konusu sözleşmelere ilişkindir ve doğrudan TBK 138.maddesi uygulanabilir.
Öte yandan yasal boşluk bulunduğu sonucuna varılsa bile, davalar çözümsüz bırakılamaz. Yukarda birkaç kez açıklandığı gibi, HMK’nun 33.maddesi ve Medeni Kanun’un 1.maddesi uyarınca davaların sonuçlandırılması gerekir.
c) Sonuç olarak:
Anayasa Mahkemesi, başvurucunun “enflasyon koşullarında alacağının paranın alım gücü oranında değer kaybına uğradığına” ilişkin iddiasını haklı ve “kabul edilebilir” bulduğuna göre, yasal boşluk bulunduğu gerekçesiyle başvuruyu çözümsüz bırakmayıp; HMK’nun 33.maddesi ve Medeni Kanun’un 1.maddesi uyarınca “yeniden yargılama yapılmak üzere” dosyanın derece mahkemesine gönderilmesi kararı vermeliydi.
6- Anayasa Mahkemesi’nin enflasyon koşulları için yasal düzenleme yapılması gerektiğine ilişkin görüşü yanlıştır.
Hukuk tarihine baktığımızda, toplumda ve ekonomide değişen koşullara ve yargılamada görülen eksikliklere, hak arama ve adalete erişim engellerine hakça çözümler aranırken, yasal düzenleme yapılması beklenmemiş, doğrudan kurallar oluşturulmuş ve uzun yıllar boyunca, bir yasa hükmü olmaksızın uygulanmıştır.
Bunun ilk örneği. Roma Hukukundadır.Sözleşmelerin her durumda yerine getirilmesi kuralına uyma (Pacta sund servanda) koşulunun olanaksız hale gelmesine veya taraflara ağır külfet yüklemesi durumuna çözüm olarak, sözleşmelerin yeni koşullara uyarlanması (Clausula rebus sic stantibus) kuralı getirilmiştir.
Yüzyıllar sonra çeşitli ülkelerdeki ekonomik krizler, yüksek enflasyon, savaşlar sonrası paranın alım gücündeki olağanüstü düşüşler, taraflar arasındaki dengenin bozulması, karşılıklı edimlerin yerine getirilemez hale gelmesi veya güçleşmesi gibi durumlara hakça çözümler aranmış; Roma Hukuku’ndaki Clausula rebus sic stantibus (sözleşmelerin değişen koşullara uydurulması) kuralı örnek alınmış; yasal bir düzenlemeye gerek duyulmaksızın, uzun yıllar boyunca uygulanmış ve uygulanmaktadır.
Örnekler:
a) Almanya’da Birinci Dünya Savaşı öncesi yapılan anlaşmaların, savaş sonrası ekonomik koşulların olağanüstü değişmesi, Mark’ın değerinin hızla düşmesi ve ham madde fiyatlarının yüzlerce kat artması nedeniyle sözleşmelerin aynen yerine getirilmesi olanaksız hale gelmiş; .bunlara aranan çözüm Clausula rebus sic stantibus (sözleşmelerin değişen koşullara uyarlanması) kuralında bulunmuş; yasal düzenleme yapılmaksızın yüz yıldan fazla bir süre uygulanmış; 2001 yılında Borçlar Hukukunun Modernizasyonu Yasası ile 313 madde olarak Borçlar Yasası’nda yer almıştır.
Alman Federal Mahkemesi başlangıçta, ekonomik imkânsızlık” kavramını geliştirerek, bir taraf açısından makul olmayan ölçüde ağırlaşan ve önceden öngörülemeyen bir ifa güçlüğü doğduğunda, ifa yükümlülüğünden kurtulabileceğini kabul etmiştir. Ancak 1922 yılında, bu yaklaşım değiştirilmiştir. Mahkeme, ifa imkânsızlığına ilişkin hükümlerin bu tür durumlarla başa çıkmak için uygun olmadığını belirtmiştir. Bunun yerine, “işlem temelinin çökmesi” kavramı uygulanmaya başlanmıştır. Bu kavram uygulanırken dayanağı dürüstlük (iyi niyet) kuralı olmuş; bu gibi durumlarda, hâkim, borçlunun ifa yükümlülüğünü, değişen koşullara göre hakkaniyete uygun biçimde uyarlayabilir veya borçluyu ifadan tamamen kurtarabilir. Ancak, bu yalnızca sözleşmenin kurulması sırasında taraflarca öngörülmesi mümkün olmayan ve taraflardan birine katlanılamaz derecede zarar yükleyen olağanüstü hâllerde geçerlidir. Sonuç olarak, olağanüstü ve öngörülemeyen bir değişiklik, sözleşmenin temelini ortadan kaldırıyor ve borçludan beklenmeyecek ölçüde ağır bir ifa yükümlülüğü doğuruyorsa, sözleşmeye sıkı sıkıya bağlı kalınması, dürüstlük ve hakkaniyet ilkeleriyle bağdaşmaz. Böyle hâllerde, hâkim, sözleşmenin uyarlanmasına veya sona erdirilmesine karar verebilir.”denilmiştir.
b) Gene Almanya’da, miktarı önceden belirlenemeyen borç ve alacaklar için açılan davalarda yargılama kolaylığı sağlamak amacıyla, gene yasal düzenleme yapılmaksızın, ""rakamlandırılmamış alacak davası" (unbezifferte Klageantrag) adıyla bir dava türü uygulamaya konulmuş; İmparatorluk döneminden başlayarak Federal Mahkeme kararlarıyla geliştirilen bu dava türü yüz otuz yıldan beri uygulanmakta olup, bu konuda bir yasa hükmüne gerek duyulmamıştır.
c) İsviçre’de de, yasal düzenleme yapılmaksızın, “rakam belirtilmemiş alacak davası” adıyla yetmiş yıl boyunca uygulandıktan sonra, 2005 yılında İsviçre Federal Usul Kanunu’nun 85.maddesinde yer almıştır. Bizde, önceki Usul Kanunu’nda yasal bir engel bulunmamasına karşın, ne yazık ki böyle bir uygulama yapılmamış; 2011 yılında yürürlüğe konulan 6100 sayılı HMK’nun 107.maddesinde “belirsiz alacak davası” adıyla yer almıştır.
d) Ekonomik kriz, savaş, yüksek enflasyon, paranın değer kaybı nedeniyle sözleşmelerin yerine getirilmesinde imkânsızlıklar, ödeme güçlükleri, İsviçre’de 1881 yılından başlayarak Roma Hukuku’ndan gelen “Clausula rebus sic stantibus)” kuralına dayanılarak, bir yasal düzenleme yapılmaksızın dürüstlük kuralı ve hakkaniyet ilkesi gereği çözüme kavuşturulmuş, hak ve adalet ilkelerine uygun kararlar oluşturulmuştur. 1918-1980 arası : savaş ve hiperenflasyon dönemlerinde, gene yasal düzenleme yapılmaksızın, Federal Mahkeme, kararlarıyla dürüstlük ve hakkaniyet ilkelerine dayanılarak 'işlem temelinin çökmesi uyarlama yoluyla çözüme kavuşturulmuştur. 1990–2000 sonrasında Federal Mahkeme içtihatlarıyla “'Clausula rebus sic stantibus'” pekiştirilmiş; mahkemelerin sözleşmenin sürdürülmesinin dürüstlük kuralına aykırı olduğu hallerde uyarlama veya sona erdirme kararı verebilmesi olanağı sağlanmıştır. 2020 yılında İsviçre Borçlar Kanunu reform tasarısında kanunlaştırma gündemdedir.
e) Ülkemize gelince: Önceki 818 sayılı Borçlar Kanunu’nda bir hüküm olmamasına karşın, 1926-1970 arası savaş, enflasyon, paranın değer kaybı gibi olağanüstü dönemlerde İsviçre’deki uygulamalar örnek alınarak, aşırı ifa güçlüğü gibi durumlara dürüstlük kuralı (MK m.2) ve hakkaniyet ilkesiyle çözüm aranmış; hakimler, açık hüküm olmaması nedeniyle sınırlı takdir kullanmışlar, genelde ifa yükümlülüğü korunmuş; .genellikle 'imkânsızlık' başlığı altında değerlendirme yapılmıştır.
Yargıtay içtihatlarıyla gelişen 1970–2010 arası dönemde,”'işlem temelinin çökmesi” teorisi kabul edilmiş; ahde vefa ilkesine istisna olarak hakkaniyet ve dürüstlük kuralı uygulanmıştır. Temel ilke Clausula rebus sic stantibus’tur.
Bu dönemdeki uygulamalar, petrol krizleri, yüksek enflasyon, uzun vadeli kira ve döviz sözleşmeleri; ifa dengesinin bozulması durumlarına ilişkindir.
Ve nihayet ekonomik kriz, enflasyon, döviz dalgalanması gibi öngörülemeyen durumlarda uygulanmak üzere , 2011 yılında yürürlüğe konulan 6098 sayılı Türk Borçlar Kanunu’nun 138.maddesiyle “Aşırı ifa güçlüğü' başlığı altında 'işlem temelinin çökmesi' ilkesi tanınmış ve koşulları belirlenmiş; “öngörülemeyen olağanüstü durumlarda borçlu, uyarlama veya fesih isteyebilir” denilmiştir.
f) Daha önce birkaç kez belirttiğimiz gibi, 6098 sayılı TBK.138.maddesi sözleşmelere ilişkin ise de, gene TBK’nun 114.maddesi 2.fıkrasında “Haksız fiil sorumluluğuna ilişkin hükümler, kıyas yoluyla sözleşmeye aykırılık hâllerine de uygulanır” denilmesine göre, sözleşme hükümlerinin de haksız fiillere kıyasen uygulanmasına yasal bir engel bulunmamalıdır. O halde, haksız fiillerden ve hukuka aykırı olaylardan kaynaklanan zararlar tazminat alacaklarına TBK’nun 138.maddesi kıyasen uygulanabilir ve enflasyon koşullarında paranın alım gücündeki düşüş oranında “uyarlama” istenebilir. TBK’nun 138.maddesinde “öngörülemezlik” ve “uyarlama” kavramları yer aldığına göre, bunlar haksız fiillerden kaynaklanan alacak ve borç ilişkilerine de uygun düşecek ve kıyasen uygulanabilecektir. .
O halde, enflasyon koşullarında, sözleşmelerin yerine getirilmesinin olanaksız hale gelmesi, işlem temelinin çökmesi ve aşırı ifa güçlüğü gibi durumlara TBK 138.maddesi uygulanacağına; aynı maddenin gene TBK’nun 114.maddesi 2.fıkrası uyarınca kıyasen haksız fiillerden ve hukuka aykırı olaylardan kaynaklanan tazminat ve alacaklara da uygulanabilmesine göre. Anayasa Mahkemesi kararında ileri sürüldüğü gibi, yasal boşluk olmayıp, yeni bir yasal düzenlemeye gerek bulunmamaktadır.
7-Anayasa Mahkemesi kararı hakkında varılan sonuç
a) Anayasa Mahkemesi, başvurucunun “enflasyon koşullarında alacağının paranın alım gücü oranında değer kaybına uğradığına” ilişkin iddiasını haklı ve “kabul edilebilir” bulduğuna göre, yasal boşluk bulunduğu gerekçesiyle başvuruyu çözümsüz bırakmayıp; HMK’nun 33.maddesi ve Medeni Kanun’un 1.maddesi uyarınca ve ayrıca TBK’nun 138.maddesini uygulama olanağı bulunup bulunmadığı yönünden de değerlendirme yapmak suretiyle “yeniden yargılama yapılmak üzere” dosyanın derece mahkemesine gönderilmesi kararı vermeliydi.
b) Anayasa Mahkemesi’nin, alacağın enflasyon karşısında değer kaybına uğraması nedeniyle meydana gelen zararın karşılanması için hukuk sisteminde etkili bir hukuk yolunun bulunmadığı, bunun için yürürlükteki yasalarda değişiklikler yapılabileceği gibi, yeni bir yasal düzenleme de düşünülebileceği soncuna varıp, durumun TBMM'ye bildirilmesine karar vermesi, bu yönden de (haklı ve kabul edilebilir bulduğu) başvuruyu çözümsüz bırakması doğru olmamıştır. Çünkü:
Yukarda ta Roma Hukuku’ndan başlayarak çeşitli ülkelerden ve ülkemizden verilen uygulama örneklerinde görüldüğü üzere ekonomik krizler, yüksek enflasyon, savaşlar sonrası paranın alım gücündeki olağanüstü düşüşler, taraflar arasındaki dengenin bozulması, karşılıklı edimlerin yerine getirilemez hale gelmesi veya güçleşmesi gibi durumlara hakça çözümler aranırken, yasal düzenleme gereği duyulmamış: Roma Hukuku’ndaki Clausula rebus sic stantibus (sözleşmelerin değişen koşullara uydurulması) kuralı örnek alınarak dürüstlük kuralları ve hakkaniyet ilkesi gereği uygulamalar yapılmıştır.
Bu yönden de Anayasa Mahkemesi’nin başvuruyu çözümsüz bırakması doğru olmamıştır.
VIII- SONUÇ
1- Enflasyon koşullarında tazminat ve alacaklar konusunda
a) Son birkaç yıldır ülkemizde yüksek enflasyon nedeniyle ekonomi adeta çökmüş, paramız büyük oranda değer kaybetmiş, alım gücü olağanüstü düşmüş olup, alacak-borç ilişkilerinde denge bozulmuştur.
b) Çalışanların bugün almakta oldukları çok düşük ücretler üzerinden yapılacak tazminat hesapları gerçek zararı karşılamayacaktır. Bu nedenle enflasyon koşullarına göre farklı bir hesaplama yapılması gerekmektedir.
c) Haksız fiillerden ve hukuka aykırı olaylardan kaynaklanan ölüm ve beden gücü kayıpları ile çalışanların ücret alacakları için açılacak davalarda, olağan koşullarda uygulanan yargılama ve zararı hesaplama yöntemlerinin “gerçek zararları” gideremez hale geldiği görülmekte; buna yaşamakta olduğumuz zor ekonomik koşullara uygun bir çözüm bulunması gerekmektedir. Bunun için paranın alım gücündeki olağanüstü düşüşe uygun bir tazminat hesaplama yöntemi belirlemeye; yüksek enflasyon koşullarında tazminat ve alacakların nasıl değerlendirilmesi gerektiğine ilişkin çözümler üretmeye çalıştık.
2- İncelenen ve değerlendirilen konular hakkında
Konularına göre çalışmalarımızı dört bölüme ayırdık:
Birinci bölümde, zamanında ödenmeyen tazminat ve alacaklarda “ değer kaybı” nedeniyle “gerçek zararı” karşılayamaz hale gelmesi karşısında bu zararın “güncelleme” yoluyla giderilebileceğine;
İkinci bölümde, tazminat hesabına esas kazançların nasıl belirlenmesi ve yukarda açıkladığımız koşullarda tazminat hesaplarının nasıl yapılması gerektiğine ;
Üçüncü bölümde, dava öncesi ödemelerin, paranın değer kaybı ve alım gücü oranında “güncellenerek” en son verilere göre hesaplanan tazminattan düşülmesinin hakça bir uygulama olacağına;
Dördüncü bölümde, sigorta şirketlerinin geç ödeme yapmalarından kaynaklanan zararların nasıl giderilebileceğine ilişkin,
Açıklamalar yaptık, önerilerde bulunduk, hesaplama örnekleri verdik.
3- Anayasa Mahkemesi’nin enflasyon koşullarına ilişkin kararı hakkında
Anayasa Mahkemesi’nin 29 Eylül 2025 gün 33032 sy. RG’de yayınlanan 08.07.2025 gün 2024/41763 Başvuru sayılı kararında, başvurucunun “uzun süren yargı süreci sonunda alacağının enflasyon koşullarında paranın alım gücü oranında değer kaybına uğradığına” ilişkin iddiasını haklı ve “kabul edilebilir” bulunmasına karşın, çözümsüz bırakılmasını eleştirdik.
Anayasa Mahkemesi’nce, başvurunun haklı ve “kabul edilebilir” bulunmasına karşın, yasal boşluk bulunduğu, bu konuda bir yasal düzenleme yapılması gerektiği gerekçesiyle başvuruyu çözümsüz bırakmasının doğru olmadğını; HMK’nun 33.maddesi ve Medeni Kanun’un 1.maddesi uyarınca ve ayrıca TBK’nun 138.maddesinin uygulama olanağı bulunup bulunmadığı yönünden değerlendirme yapılmak suretiyle “yeniden yargılama yapılmak üzere” dosyanın derece mahkemesine gönderilmesine kararı verilmesi gerektiğini savunduk.

